Amerikalı gazeteci John Reed’in “Dünyayı Sarsan On Gün” diye adlandırdığı 1917 Sovyet devrimi tüm dünyada şok etkisi yaratmıştı. Devrimin zihinsel arka planında başta, Marks ve Engels’in kurduğu teorik yapı, toplumsal ve bireysel sömürüyü analiz edip kurtulmanın çarelerini teklif ediyordu. Dünyanın tüm mazlumları, Komünist Manifestodaki “Zincirlerinizden başka kaybedecek neyiniz var?” sloganıyla idareyi ele geçiren proleterleri umutla izliyordu. Adalet ve eşitlikçi söylemleri ile bu antiemperyalist hareket doğunun ve batının tüm aydınlarının ilgisini çekmiş, desteğini almıştı. 20. yüzyılın en büyük filozoflarından kabul edilen Wittgenstein devrimin akabinde hemen Rusya’ya giderek Sovyet makamlarından basit bir işçi olarak çalışmayı talep etmiş, büyük romancı George Orwel de Wittgenstein gibi bu mucizeye yakından tanık olmak istemişti. Yüzyılın tüm aydınları, üretim araçlarının emek etrafında örgütlenmesini, devlet aygıtının sermayenin elinden alınarak halkın hizmetine sunulması fikrini heyecanla karşılamıştı.

Bu dönem, uzun zamandır işçiyi köylüyü dışarda bırakan Sermaye – Soylu (Burjuva – Aristokrat) ittifakı üzerine kurulu İngiltere, Amerika, Hollanda gibi Batılı ülkelerin hem kendi halkını hem de gücünün yettiği dünyanın diğer ülkelerinin insanlarını sömürdüğü bir dönemdir. Büyük Britanya İmparatorluğunun (ya da Doğu Hindistan Şirketi mi demeli?) kan ve gözyaşı üzerine kurduğu dünya hâkimiyeti İkinci Dünya savaşından sonra gayrı meşru çocuğu Birleşik Devletlere geçtiğinde, değişen sadece sömürüde kullanılan silahların ve araçların daha öldürücü ve kitlesel olmasıydı.

Bugün “Kapitalizm” olarak adlandırdığımız dünya sistemi, ayrıntılarda çok katmanlı olmakla birlikte temelde % 1’lik sınıfın geri kalanları yönetip yönlendirirken onların hakkı olan imkânları da gasp ederek sıradan insanın hayal bile edemeyeceği bir konfor içinde yaşadıkları bir sistemdir.

Soru şudur:

Adalet ve eşitlik gibi pek çok insani ilke üzerine inşa edilen, sömürüye karşı örgütlenen Sovyet devrimi neden başarısız oldu da kan ve sömürü üzerinden ayakta duran Kapitalist nizam hâla yaşıyor?

Evet, George Orwel’e Sovyetler gezisinden dönüşte “1984” romanını yazdıran hak ve özgürlüklerin kısıtlanarak baskı altına alınması gerçeği bütün mazlum kitleler gibi Orwel’i de hayal kırıklığına uğratmıştı.  Stalin döneminde GULAG sistemi denilen bir uygulama ile faaliyet gösteren esir kamplarındaki malzeme parçalarıyla yapılan ‘Keder Duvarı'nın açılışında Putin şöyle demişti, “Milyonlarca insan halk düşmanı olarak yaftalandı, infaz edildi, sakatlandı, hapishanelerde işkencelere maruz kaldı ve sürgün edildi. Bu korkunç geçmiş ulusal hafızamızdan silinemez ve hiçbir şekilde haklı çıkarılamaz. Milyonlarca insan öldü, acı çekti. Bunu görmek ve açıklaması olmadığını anlamak için ülkemizde çok sayıda olan toplu mezarları görmek yeterli.”

Sözün özü, en erdemli amaçların en zalim baskılara dönüşmesinin önündeki engel de hukuktur, en zalim ve kanlı uygulamaların da eninde sonunda hesabının sorulacağı umudunun adı da hukuktur. İnsanları özgürlükgüvenlik ikilemine sokarak sömürü ve zulüm mecralarına itmek isteyen yapıların karşısına ancak hukukla çıkıldığında bir etkisi ve kalıcılığı olabilir. Tarihin arşivi en idealist erdemli amaçların hukukun tesis edilememesi, adaletsizliğin artmasıyla yıkılıp giden girişimlerle doludur.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
G*y*ş* 2018-05-11 10:06:39

fikrinize ve sağlık