Geçmişini bilmeyenin geleceği de olmaz

‘Sultan 2. Abdülhamid Han ve Dönemi Uluslararası Sempozyumu’ TBMM Milli Saraylar tarafından Dolmabahçe Sarayı'nda düzenlendi. Alanında uzman isimler Sultan Abdülhamid ve dönemini anlattı.

Geçmişini bilmeyenin geleceği de olmaz
Tarih: 26.09.2016 10:55:15

ÖZLEM DOĞAN'ın kaleminden

TBMM Milli Saraylar tarafından Dolmabahçe Sarayı'nda üç gün boyunca süren "Sultan 2. Abdülhamid Han ve Dönemi Uluslararası Sempozyumu" düzenlendi. Alanında önemli isimlerin katıldığı sempozyumda Abdülhamid dönemine ait önemli bilgilere yer verildi. Dönemin iç ve dış politikasından eğitim reformuna, toprak kayıplarından padişaha karşı düzenlenen suikastlara, buhran dolu yıllarda tahta çıkan sultanın dirayetli duruşundan ittihat ve terakkinin yanlış adımlarının imparatorluğu çöküşe götüren sürecine kadar birçok konuya değinildi. Böyle önemli bir sempozyumu Dolmabahçe Sarayı'nın muhteşem atmosferinde dinlemek de ayrı bir keyifli idi. TBMM Başkanı İsmail Kahraman'ın himayelerinde düzenlenen sempozyuma, tarihçiler ve akademisyenlerin yanı sıra II. Abdülhamid'in soyundan gelen Orhan Osmanoğlu, kızı Nilhan Osmanoğlu ve Abdülhamid Kayıhan Osmanoğlu da katıldı.

Tarihî sarayda tarihi dinlemek bir başka güzel

Dolmabahçe Sarayı'nın insanın gözünü ve gönlünü okşayan güzellikteki yemyeşil bahçesinden geçerek  Muayede salonuna ilerledim. Üç gün sürecek olan sempozyumdan önce üç ay boyunca açık kalacak olan ve döneme ait 225 parça tarihi objenin yer aldığı “Sultan II. Abdülhamid Han Döneminden İzler Sergisi”nin açılışını TBMM Başkanı İsmail Kahraman yapacaktı. “Sultan ll. Abdülhamid Han ve Dönemi Uluslararası Sempozyumu” kapsamında düzenlenen “Sultan ll. Abdülhamid Han Döneminden İzler Sergisi”nin açılışı için birçok davetli de sarayın Muayede salonunda hazır bekliyordu.

Biz bir çınar ağacıyız

Açılıştan önce davetlilere hitap eden Meclis Başkanı Kahraman, tarihi bir deniz fenerine benzeterek, “Bugünü anlamak, geleceği okumak için tarihi bilmek lazım. Tarihimizi bilmezsek ne günü ne de geleceği bilebiliriz. Biz, bir çınar ağacıyız. Kökü üç kıtaya yayılan bir cihan devletinin varisleriyiz. Ufak bir söğüt dikildi. Bu söğüt büyüdü büyüdü ve koca bir çınar oldu. Selçuklu'nun Osmanlı'ya Kayı'ya verdiği yer 2 bin kilometrekare, 2 bin çadırlık bir yerdi. 20 milyon kilometrekareye çıktı. Üç kıta 7 denize hükmedildi. Böyle büyük bir tarihin sahibiyiz. Osmanlı cihan devletimizi iyi bilmeli, hürmetimizi, saygımızı eksik etmemeliyiz” dedi.

Hafızamızı canlı tutacağız

Osmanlı'nın kök, Cumhuriyetin ise yeni bir dönem olduğunu dile getiren Kahraman, artık halkın seçtiği bir Cumhurbaşkanı, demokratik bir hukuk devletinin olduğunu ifade ederek, “Tarihimizi her yönüyle incelememiz lazım. Ders almamız lazım. Tarihimizden neden korkalım? Hafızasını kaybeden millet, onurunu kaybetmiş demektir. Hafızamızı canlı tutacağız ve geleceğe hazırlanacağız” şeklinde konuştu.

 

Abdülhamid devleti kurtardı

Sultan 2. Abdülhamid Han'ın çok değerli bir devlet adamı olduğunu vurgulayan Kahraman, “Sultan Abdülhamid'in, dağılma sürecinde olan cihan devletini toparlayıp hamleye geçtiğini, huzur içinde bir toplum meydana geldiğini, dışta büyük itibarının olduğunu, içte büyük huzur bulduğunu görmekteyiz. Ama bu maalesef evvela Trablusgarp Harbiyle, Balkan Harbiyle ve arkasından 1914-1918 Cihan Harbiyle perişanlığa döndü. Maalesef o harplere iştirak bizi eritti” sözlerini kullandı.  İlk defa bu sergide Abdülhamid dönemini oldukça renklendirecek ve sistematik olarak gösterecek bir koleksiyonla karşı karşıya olduklarını ifade eden TBMM Mili Saraylar Bilim ve Değerlendirme Kurulu Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı ise, “33 senelik iktidarı içinde Abdülhamid Yıldız Sarayını tercih etmiştir. Yıldız, havadar ve geniş ve masrafsızdı” dedi.

Göz kamaştıran sofralar

İsmail kahraman ve beraberindeki heyet sergiyi gezerken, Muayede salonunun ihtişamına kapılmamak olanaksız. Sultan Abdülhamid dönemindeki ziyafet sofralarından biri salonda en çok dikkat çeken eserlerden biri olarak karşımıza çıktı. Osmanlı İmparatorluğu'nda 19.yüzyılın başlarından itibaren her alanda görülen yenilik hareketleri, mutfak kültürü ve sofra düzenini de etkilemişti. Bu yüzyıldaki Osmanlı saraylarında yabancı konuklara verilen ziyafetler ve sofra adabı incelendiğinde, Batı'daki sofra düzeni ile geleneksel mutfak kültürünün iç içe geçtiği gözlemlenir. Muayede salonunda sergilenen yemek masasında da görüldüğü üzere altın kaplamalı yemek takımları, kristal takımlar ve bu takımların parçalarını oluşturan sosluklar, dondurmalıklar, şamdanlar, çiçeklikler göz kamaştırıcı güzelliklerden yalnızca bir kaçı.

Sultanlara layık yatak odası

Sultan Abdülhamid'in yatak odası da yine serginin nadide köşelerinden biri.  Ahşap, sedef tablasının üzerinde, tasarımı Ebuzziya Tevfik'e ait, metal kakma olarak kufi hatla yazılan ‘Abdülhamid' yazılı sehpa, lakeli, altın varaklı komodin, beyaz Fransız ketenine ekle beyaz iş sarma yapılarak Sultan Abdülhamid'in latin harfleriyle AH inisiyali eklenmiş ve ağız kısmında Avrupa fisto kullanılmış yatak takımı da görülmeye değer. Hereke halısı, çini soba ve üzerindeki desenleriyle yatak odasını renklendiren paravanı da hatırlatmadan geçemeyeceğim.  Ayrıca sultanın kullandığı mühür pensesi,  ressam Zonaro'ya ait tablolar, vazolar, albümler ve tılsımlı gömlek de sergilenen parçalar arasında.

Halifelik üzerinde İngiliz-Alman rekabeti

Sergi açılışından sonra konuşmaları dinlemek üzere Medhal salonuna geçtik.  İlk oturumda  söz alan Prof. Dr. Mustafa Çolak, halifelik üzerinde İngiliz-Alman rekabetine değindi:  “Ekim 1898'de Alman İmparatoru Kaiser Wilhelm Sultan Abdülhamid'i iki defa ziyarete geldi. Bu, İslam politikasını takip etmenin ilk adımıdır. Daha sonra bu adım Kudüs-Şam olarak devam ediyor. Bu, Almanya'nın İslam politikasının en vurucu yerini oluşturur.  Wilhelm'in Selahattin Eyyubi'nin mezarını ziyareti de tesadüf değil. Wilhelm diyor ki, “Burada bütün Müslümanların en kahraman askeri Eyyubi'nin mezarındayım. 300 milyon Müslüman bilsin ki, Alman imparatoru onların en iyi dostudur.”  Dolayısıyla Almanya ile daha sıkı bir politika takip edilmeye başlanıyor. Aslında Almanya şarkla ilgilenmiyor. Bismark'ın doğuyla ilgili bir politikası yoktu. Ama bu politika Kaiser'le birlikte tamamen terk edildi.”

Almanya'nın hilafet planı

II.Wilhelm'in İslam politiğinin bir ayağı direk Osmanlı devleti ve halifelikle ilgilidir. Almanya bir dünya gücü olmak için eninde sonunda bir dünya gücü olan İngiltere'yle bir çatışmaya girecekti. 1924'te Osmanlı devletinin nüfusu 20 milyondu. İngiltere'yi sömürgelerinde zayıflatma politikasını takip edince Kaiser, Müslümanların arasında yardımlaşma bağının güçlü olduğunu duydu.  ‘Halifeye cihad ilan ettirebilirsek, Müslümanları İngilizlere karşı ayaklandırabiliriz' diye düşünüyordu. Bu yüzden 1882'den itibaren Osmanlı üzerinde bir İngiltere-Alman çekişmesi görüyoruz.

İttifak yolunda Osmanlı

Prof. Dr. Cezmi Eraslan, II. Abdülhamid ve İslam birliği politikası hakkında önemli bilgiler verdi: “Türkiye'nin 1. Dünya savaşında Almanya ile ittifak yapabilmesinin temel meselesi hilafettir. Öncesinde birçok ülkeye ittifak teklif eden Osmanlı reddedilmiştir. Kimse Trablusgarp ve Balkan savaşlarındaki askeri başarısızlıklarından dolayı Osmanlı'yla ittifak yapmak istememiştir. Almanya ise hilafeti kullanmak amacıyla ittifakı kabul etmiştir. Kaiser Türkiye'yi ziyaret etmek istediği zaman Abdülhamid iade-i ziyaret istememesi koşuluyla teklifi kabul eder. Bundan sonra özellikle genç subaylar arasında yaygın Alman hayranlığı baş gösterir. İlişkilerinde oldukça ölçülü olan Abdülhamid, devletin politikaları gereği ne kadar destek alınacaksa sadece o noktada görüşmelere izin verir”.

Mağdur padişah: Abdülhamid

Abdülhamid tarihte en fazla mağdur olan isimlerdendir. Reform döneminin en önemli ismidir. Ancak çağında yapamadıkları dolayısıyla, cumhuriyet döneminde de yaptıkları dolayısıyla eleştirilen bahtsız bir devlet adamıdır. Gerek akademik çalışmalar, gerekse Osmanlı sevdalıları aracılığıyla 90'lardan sonra Abdülhamid'i anlamaya dönük programlar yapılmaya başlandı. Özellikle onun İslam politikasının anlaşılması ve yerine oturtulması gerekiyor. Abdülhamid son derece zor bir dönemde devletin sorumluluğunu yüklenmiştir. Amcası Sultan Abdülaziz'in şüpheli ölümü, abisi 5. Murat'ın tahta çıkarılması ve 93 harbi içinde 5. Murat'ı tahta çıkarma entrikalarıyla karşı karşıya kalan bir devlet yöneticisiyle karşı karşıyayız. Üstelik devletin mali bağımsızlığını kaybettiği bir süreçte beraberindedir.

Güçlü liderin arkasındaki halk

Güçlü liderlerin arkasında her daim millet vardır. Bunu günümüzde de gördük. Abdülhamid devri, çok büyük bir kesimin devlete güvensizliğinin had safhaya çıktığı ve büyük bir devletin himayesine girme arayışlarının arandığı bir dönemdir.  93 Harbinden sonra Abdülhamid'in yaşanan kayıplara dayanarak da bir siyaset uygulaması gerekiyordu.  Abdülhamid sömürge idaresi altında yaşayan Müslümanlara hemen hemen her vesileyle din kardeşliği bağını hatırlatmıştır. Sömürgeci devletlerle çatışmaya girmeden dini kitap göndermek, küçük anlaşmazlıkları çözmek gibi yardımlarla küçük de olsa hala bir ümit olduğunu göstermek istemiştir. Sömürgeci devlerle çatışmadan bunları başarabilmek ise burada önemli bir nokta.

Mithatpaşa ve İngiliz işbirliği

Prof. Dr. Tesnim Harb, Osmanlı hilafetini anlamada Batı boyutuna değinerek Mithatpaşa ve İngiliz ilişkisine değindi: Abdülhamid'in döneminde olaylar değişiklik gösterdi ve Osmanlı kendi ayağı üzerinde durarak uzun süre ayakta kalmayı başardı. Britanya sömürgelerinde Osmanlı'ya karşı kışkırtma yapmaya çalıştılar. İngiltere Mithatpaşa'dan korkmamış ve onu dost edinmiştir. Osmanlı'ya karşı bir koz olarak kullanmıştır. Bütün Arap ülkeleri Mithatpaşa'yı kahraman olarak görüyorlardı çünkü İngiltere bunu böyle istiyordu.

 

El-Ahram Gazetesi ve Abdülhamid

Mısır'ın el-Ahram Gazetesi'nin kurucusu Beşara Takla'nı Sultan Abdülhamid'le ilşkilerinin önemli boyutlarına değinen Dr. Mustafa İnce el-Ahram'ın Osmanlı'yla ilişkisine değindi: “Bugün Mısır'ın yarı resmi gazetesi el-Ahram'ın kurucularından Selim Takla, Beyrut'un köyünde doğmuş, Yunan Katolik kilisesine mensup genç bir öğretmendi. Selim Takla'nın 1892'de ölümünden sonra gazetenin yayın yönetmenliğini kardeşi Beşara üstlendi. Gazetenin yayın politikası keskin bir İngiliz işgali aleyhtarlığıydı ama buna karşı Fransa'ya da yakın dururken Osmanlı'nın birliğini de hararetle savunuyordu. Takla, 93 harbinde özel bir gazete çıkarak elde ettiği gelirin yarısını Osmanlı ordusuna bağış olarak göndermişti. Beşara sarayla ilişkilerini geliştirmek üzere İstanbul'a ziyarete geldi. Ziyaretinde Osmanlı vüzerasıyla Mısır meselesini konuştu. Osmanlı sadrazamı ile şahsen görüşme imkânı buldu. Padişahla görüşmek istedi. Sultanın huzuruna kabul edilmeden önce 2.dereceden mecidiye nişanıyla taltif edildi. Padişah Beşara'yı Yıldız Sarayı'nda kabul etti. Abdülhamid el-Ahram'ı her gün okuduğunu söyleyerek aynı yolda devam ettikleri müddetçe Beşara'yı maddi yönden ödüllendireceğini de ifade etmiştir.  Sultan Beşara'dan gizli bir hizmet de istedi. Bu bir çeşit ajanlık faaliyetiydi. Beşara Avrupa'daki güçlü bağlantılarını Osmanlı lehinde kamuoyu oluşturmak için kullanacak. Sultana Mısır'ın siyasi durumunu haftalık rapor halinde mektupla sunacak. Mekteb-i Urban hakkında bilgi toplayıp müfredatı, öğrenci sayısı ve kabile listesini tespit edecek. Dönemin Hidivi Abbas Hilmi paşayı yakinen takip edecek. Abdülhamid bunları Beşara'nın sadakatini ölçmek için istedi. Beşara Avrupa'da Osmanlı'nın diplomatik çevreleri tarafından saygıyla karşılandı. Artık yüksek itibarı olan bir gazeteci olarak biliniyordu.

İngiltere'nin Osmanlı hazımsızlığı

Beşara Takla 1888'de İstanbul'a tekrar gelip sultanla görüştü. Cuma selamlığı törenine davet edildi, Osmanlı hazinesi gezdirildi. Sultandan açıkça maddi yardım istedi ve kabul edildi. Kendisine hafiye mesarifi adı alında ödenek çıkarıldı. Ancak Beşara'nın sarayla ilişkileri her zaman pürüzsüz olmadı. Ahram'da çıkan bazı haberlerden dolayı tahsisatı kesintiye uğradı. Osmanlı'nın Balkanlardaki kayıplarına dair haber padişahın hoşuna gitmedi ve el-Ahram gazetesinin tahsisatını kesti. Beşara Takla 1892'de İstanbul'a yaptığı ziyarette padişahla tekrar görüştü. Ona el-Ahram gazetesinin merkezini İstanbul'a taşıması teklif edildi. Bu yakınlaşma Mısır'ı işgal eden İngiltere'nin hoşuna gitmiyordu. İngiltere'nin İstanbul sefaretini yürüten mütercim, Osmanlı hariciye vezirine rahatsızlığını dile getirdi. Siyasi olarak Osmanlı Mısır'a hâkimdi ama fiilen değildi. Abdülhamid İngiltere'ye karşı savaşını basınla sürdürüyordu. Osmanlı sarayı İngilizlerin rahatsızlık ifadelerini dikkate almadı. İngiliz sefaretinin tehditlerinden iki gün sonra Beşara Rumeli beylerbeyi payesi takdim edildi. Rumeli beylerbeyi payesi imparatorluktaki en yüksek siyasi ünvandı. Beşara doğunun batı tarafından kolonileştirilmesine karşıydı. Samimi bir Osmanlıcıydı. Beşara ölünce Osmanlı ile el-Ahram'ın ilişkileri kesintiye uğradı. Osmanlı devleti Mısır'da çok önemli bir kamuoyu oluşturucu aktörünü kaybetmiş oldu.

Yıldız Şale'de Abdülhamid belgeseli

Dolmabahçe Sarayı Medhal salonunda düzenlenen ilk gün oturumları sona erdikten sonra açılış yemeği ve ‘Sultan Abdülhamid Han ve Dönemi' belgesel gösterimi için Yıldız Şale Köşkü'ne geçtik. Abdülhamid Han'ın ayak bastığı, yaşadığı saray ve köşklerde ondan bahsetmek, yıllar yılı uğradığı tarihi linçin sona ermesinin sevinciyle, onun ruhani hatırasına sahip çıkmak ve gerçekleri konuşmak, tarihe not düşmek, gelecek nesillere ulaştırmak, bize düşen bir görevdi adeta. Yıldız Şale'nin duvarlarına sinen hüzün, Abdülhamid belgeselinde anlatılan tarihi gerçeklerle yüreğimize nakşoldu. Belgeselde ve daha sonraki etkinliklerde duyduğum müzik de oldukça dikkatimi çekti. Osmanlı mehteranıyla modernize edilmiş olan marş gerçekten çok etkileyiciydi. Kırk beş dakikalık belgeselde Abdülhamid Han döneminin en büyük dönemeçleri olan olaylar tarihçilerin gözünden anlatıldı. Belgesel ve yemek sunumunun ardından sempozyumun ilk günü sona erdi.

 

 

 


Etiketler: