Uzun zamanlar onu arıyordum. Dağda bayırda, uzak diyarlarda, yakın beldelerde hep izini sürüyordum. Ne var ki, bulamıyor, göremiyordum. Gün geldi, bir sahafta karşılaştığımda heyecanla nasıl elime aldığımı ve sayfalarını karıştırtırdığımı dün gibi hatırlıyorum. Yitik hazine artık elimdeydi. Bu, muhtevası büyük, hacmi küçük, şirin bir güldesteydi. Kerkük Üzerine Söylenmiş Şiirler’di. Antolojiyi derleyen İzzettin Kerkük, yayımlayan Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’ydü. Minik antoloji ciltlenmişti. Aldım, eve getirdim, oturdum ve sayfalarını çevirmeye başladım. 1963’te Ankara’da basılan eserin ilk sayfasında bir söz vardı: “Kerkük’süz Türk Türk’süz Kerkük olamaz.” Giriş’te, “Okuyucular, bu antolojide, sanat endişesi dışında al bayrağın gölgesinden uzak kalmış Türklerin, tarihin derinliklerinden gelen içli ve yanık sesini bulacaklardır.” deniliyordu. Merhum şair ve edib İzzettin Kerkük, önsöz’de ‘Kerkük Türkleri’ tabirinin, basınımızda ve halkımız arasında Irak Türklerinin sembolleşen bir ifadesi olarak kullanıldığını belirtiyordu.

Karşıma çıkan ilk şair Ziya Gökalp, şiiri “Çoban ile Bülbül”dü: Çoban dedi: “Edirne’den ta Van’a, / Erzurum’a kadar benim mülklerim” / Bülbül dedi: “İzmir, Maraş, Adana, / İskenderun, Kerkük en saf Türklerim!” Halide Nusret Zorlutuna’nın “Masal Şehir”i maziyi dile getiriyor: “Limon çiçekleri, bir acâyip beyazlıkta, / Yıldız kokarlardı, ay kokarlardı. / Tatların en tatlısı o hurmalarda, / Derede bir içli âhenk... / Kuşlarda nağme... kuşlarda renk... / Şafaklar konuşurdu şiir şiir... / Ey çocukluğumun cenneti, masal şehir, / Kulaklarımda hep senin sesi. / Gözümde gönlümdesin.” Arif Nihat Asya’nın içli, kırık, hüzünlü mısraları bize sesleniyor: “Perdeleri örtük, / Lâmbaları sönük, / Sırtında yıllar yük, / Hatıraları kırık dökük / Bir yer olacak orda... / Adı: ‘Kerkük!”

Bu güldestenin bahçesinde dolaşırken farklı şair bülbüllerin yüreklerinin hislerine tercüman olan rengârenk çiçekleri görüyorum. Meselâ Faruk Kadri Timurtaş’ın hasret dörtlüğü: “Ya Urumelimde... bülbüller ötmez, / Artık Kırım-ilde ocaklar tütmez; / Yollar var Kerkük’e, Tebriz’e gitmez; / Yıllar var Musul’a gelmiyor bahar.” Refet Körüklü de muhabbetini, mısraların sırtına yükler, gönderir: “Kerkük’lüm yağız çehreli yiğidim / Bil ki, / Bana benden yakınsın / Beni kahreden tutsaklığın, yasın / Bazan Kerkük’de, Musul’dasın / Bazan şuracıktasın...” Kerküklü şair Ömer Öztürkmen vasiyetini yazar: “Vasiyet olsun sana / Ey benim kan kardeşim / İdeal arkadaşım / Nasip olursa bana / Vatanın toprağında kan / Kucağında can vermek / Vatan! / Vatan! / Diyerek...”

Necmettin Esin’in “Kerküklüler Marşı” şu kıta ile başlıyor: “Orhun’dan kopup geldin, on iki asır evvel, / Sırmalı çadırınla, beşiğinde Kerküklü, / Cihat ufuklarında yıldırımlaşan bir el, / Tarihini yazıyor, bak ve dinle Kerküklü.”

Koşmalar, güzellemeler ve ağıtlar arasında dolaşırken Yavuz Türkcan’ın 1952’de zihinlere nakışladığı dörtlüğü dipdiri önümde canlanıyor: “Hayat senin kucağın, / Cevher dolu toprağın, / Cennet gibi her bağın, / Güzel şirin Kerkük’üm.” Remzi Hünkâr ise aziz bildiği toprağın üstünde iken bile onun dayanılmaz hasreti içindedir: “Mene candan daha yakın, / O Kerkük’tür mene bakın, / Unutulmaz, terkedilmez, / Neden Kerkük bu toprağın?”

Eser 80 sayfa. Çabucak sonuna geliyorum. Ve güldestenin sonunda Kerkük üzerine söylenmiş horyatlar bizi uğurluyor nemli gözlerle. Kimi hicranlıdır bu hoyratların, gam ve dert yüklü. Kimi ümidi ve hasreti sırtlayıp getiriyor, müjdeler dağıtıyor bize: “Kerkük’üm fener Kerkük / Mum teki yanar Kerkük / Yağ yandı fitil kaldı / Korkum var söner Kerkük.” Bazı horyatlarda gurbet hatırlatılır: “İçmedim bade kaldı / Kerkük’üm yâda kaldı / Esmedi bâd-ı saba / Gemim deryada kaldı.” Hüzünlü mısralar ziyade: “Kerkük olup şehrimiz / Kandan dolup nehrimiz / Kaf Dağı’nın üstüne / Atsak çekmez derdimiz.”

Kasvetli bir keder bulutu dolaşıyor üstümüzde kitap boyunca. Şairlerin biyografilerini okuyorum dikkatlice. Kelime açıklamaları ve içindekiler. Tam kitabı alıp kütüphaneye koyacakken son sayfada elle yazılmış bir satır parlıyor. Bütün gamı üzüntüyü, derdi kederi, hüznü ızdırabı bir çırpıda dağıtan ve gönül bağını şenleniren dağ cesametinde yakıcı bir satır. Bir zamanlar kitabı okumuş ve bitirmiş olan kişi yazmış belli ki. Bu ümit ve iman satırı canlandı, büyüdü ve yüreğime doldu. Şöyleydi: “Unutma Kerkük’lüm! Bir gece ansızın gelebiliriz...”


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.