Cibran, Lübnan Dağı diyeceğim doğduğun coğrafyaya. Çünkü sen Lüban’ı değil büyük Suriye’yi düşlüyordun. Zaten Lübnan diye bir ülke de yoktu. Bir dağ adıydı Lübnan. Aynen Ürdün gibi. Sahi Ürdün diye ülke de yoktu. Batılılar kendi hizmetkârlarına ülkeler bahşediyordu. Ve onlar Osmanlı bakiyyesi Bilad-ı Şam’ı “Sürgün Ülkeden” kopardıkları gibi Ürdün’ü de, Lübnan’ı da Şam vilayetinden yani bugünkü Suriye’den de koparıyordu.

Cibran, Ürdün nehri vardı. Batısı Batı Şeria, şimdi İsrail işgalinde. Doğusu da Doğu Şeria… Bu yer de Ürdün oldu. Hâlbuki bu topraklar kadim Filistin Halkınındı. Buraların hepsine Bilad-ı Şam diyordun.

Cibran, senin akrabaların ve hemşerilerin küçük Lübnan’larını kurduklarında onlara çok kızmıştın. Sizin kendi Lübnan’ınız var, benim de kendi Lübnan’ım var diye uzun bir makale yazmıştın. Ve onlar da seni sevemediler. Ama oradaki mazlumlar hep senin yazdıklarına tutundular.

Cibran şimdi geldiğin topraklardan ve senden bahsedeceğim. Ailen Arap ve Hristiyan’dı. Önceleri Müslüman Araplarla çok iyi ilişkileriniz vardı. Ne olduysa ayrılıklar körüklendi. Batılılar aranıza nefret tohumu serpti. Bu yüzden sonraları şahit olduğun dinsel bağnazlığı, zulmü ve gaddarlıkları ortadan kaldırmak için değişik mezhepleri birleştirme derdine düştün.

Cibran, seni okudukça Edward Said’i hatırlıyorum. O, Filistin’i, sen ise Lübnan’ı korudun emperyal güçlerden. O varlıklı bir ailenin çocuğu idi. Ama yine ülkesini Yahudiler’e karşı korumak için Amerika’dan Filistin’e geliyordu. Ve taş atıyordu. Taşı hedefine ulaşmasa da safını belli ediyordu. Zulme karşı mazlumun yanında.

Cibran, ailen insanlara dostluk aşılasın diye Halil ismini vermişti sana. Seni okuyanlar halil ismini-sıfatını teğet geçmişlerdir. İlk doğduğun köyde başlayan eğitimin yanına izleri izleri silinmez pastoral tablolar da hafızana nakşediyordu. Çağlayanlar, sarp kayalıklar, yeşil çayırların süslediği doğal ortam seni ve eserlerini besliyordu. Hem bir yazar hem bir ressam olarak eserlerinde beton duvarlara başkaldırıyordun. Yaptığın eskizler, dramatik çizimler Boston’da ve Amerika’nın başka şehirlerinde insanları kendinden alıp başka diyarlara götürüyordu.

Yazdığın kitaplarında da sembolik ve dramatik yazıları insanları büyülüyordu. Dünya Tanrıları isimli eserini yazdığın bir vakitte ilham gelmiyordu. Sen kaleminle ve kâğıtlarınla kendini Boston şehrinin bir parkına atıvermiştin. Hem de kar yağarken. Kar yağışı ilham verir elbet. Central Park idi sana ilham veren mekân. Geceyi çok geçirmiştin o parkta. Polisler gelmişti. Ne yapıyorsun diye. Nereli olduğunu sormuşlardı, ne yaptığını da. Polislerden biri “Sizin oralardan bir yazar var. Ne zaman bizim hanım onun kitaplarını okudu. Bana itaat etmeyi bıraktı. Artık benimle tartışabiliyor. Sanırım Halil Cibran’dı ismi. Onu tanıyor musun?” O soruya cevap vermek çok zor olmuştu. “Evet duymuştum.” İsmini diyerek kurtarmıştın kendini. Hâlbuki her yazar tanınmak ve tanıtmak ister kendini. Kader böyle imtihan edermiş meğer.

Cibran, bağnazlıklar kitabının şu satırlarını buraya alarak yazımı noktalıyorum.

“Ve siz ey insanlar geçmişte bana aşkın garip ve tuhaf hallerinden sorardınız, ben de size anlatır sizi ikna ederdim. Ya şimdi, aşk beni örtüsüne bürüdü. Size onun yollarını huylarını sormaya geldim, aranızda beni yanıtlayacak var mıdır? Size neyim olduğunu sormaya, ruhumdan haber almaya geldim; aranızda kalbimi kalbime açacak, kendimi kendime açıklayacak var mı?”

Cibran, seni okumaya devam edeceğim.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.