Hattat Mustafa Hakkı Efendi’yi nasıl bilirsiniz. Bana sorarsanız çok iyi bilirim. Yirmi yıldır kalem güzeli bir adam. Belki ötesi var. Nam-ı Diğer Mustafa Kaçar Hoca. Bu yazı onun için:

Sana bugün bir vav aşkıyla selam vereceğim üstadım. Üşengeç bakışlarım tıpkı vav gibi ve onları bir yana koyacağım.  Seni sadece dinleyeceğim. Bütün işlerimi bırakacağım, randevularımı tehir edeceğim.  Senin bir eşref saatin bir de hatt saatin vardı. Biz, eşref vaktinden uzak hatt vaktinde yakın olurduk sana.

İşte hat vaktinde sohbetimiz uzun uzadıya olmuştu. Hayatın akışı içinde donmuş ruhlarımız senin sohbetinle çözüverirdi. Hatt vaktinde madde aleminde mana arayanlara rehber oluyordun. Senin mekâna gelmek için iyi kalpli olmak yetmez. Kalbi bir vav aşkıyla atmak da gerek. Çünkü senin de kalbin bir vav aşkıyla atıyor her dem.

 Bize bu vakitte anlatmıştın iki vav hikâyesini. Sizin âlemde vav çatışkısı denilirdi bu iki vav hikâyesine. Valide ve vakıf kelimelerinden müteşekkil idi bu iki vav. O iki vavdan ilki valide yani annenin vavı idi. İnsana temel teşkil eden onun yetişmesine ve büyümesine yardımcı olan ve çok büyük hürmeti hakk eden anne (valide)  için bir vav sembol olsa ancak yeridir. Ki cennetin anahtarı Annelerin ayakları altındadır. İkinci vav için de vakfın sembolüdür derdin. Toplumun ve insanlığın ihtiyacını gideren, yaralarını saran vakıf kurumunun bu vavı anne yani valide vavı ile birlikte manidar bir ahenk oluşturuyordu. Elindeki bu iki vav motifini görenlere şu mesajı verirdin. İnsanı valide ayakta tutar, toplumu ve insanlığı da vakıf….

Sanat atölyesinde seni her ziyaret edişimizde bu vavları yazardın. Kimine bir kimine iki vav verirdin. Daha doğrusu taksimin şu şekilde idi. Vav’dan haberdar olanlara iki,  bihaber olanlara da bir tane verirdin.

Kimi zaman vav ile birlikte ebru marifetiyle lâle de yapardın. Vav ve lâle… Bize kal ile değil hal ile anlatırdın lalenin vavla ilişkisini. Gül nasıl ki peygamber efendimizi sembolize ediyor, lale de yüce Allah’ın sembolüydü.

Sen lale yaparken ebru teknesinde ben gönül dünyamda bir beyit ile mukabele ederdim. İzzet Ali Paşa’nın lafz-i celali zikreden bu beyit iyi gitmişti sohbetimize;

Ben de “Mazhar-i “ism-i celâl” olmasa îdi lâle,                                                                  Bulamazdı bu kadar rütbe-i vâlâ lâle”

Bu beyti söylerken etrafta hat dersine talipli gençleri görünce şiire modern zamanların ihtiyacı olan manayı da yüklemiştim. Yani şair diyor ki Lâle, Allah isminin görüldüğü nesne olmasaydı, bu kadar yüce bir rütbeyi bulamazdı. İlginçtir Ebced hesabıyla lâle lafzını meydana getiren harflerin değeri 66 sayısını verir. Bu sayı Allah lafzında da bulunur.

Hiç unutmam yine bir hatt vaktinde bize mühreyi yani aharlı kâğıdı nasıl ütülediğinizi anlatmıştınız. Gerçi onun öncesinde aharlı kâğıdın ne zahmetlerle meydana getirdiğinizi anlatmıştınız. Önce çayın içinde kâğıdı bekletme sonra nişasta daha sonra taze yumurta bulma telaşın… Bu aharlı kâğıt hazırlama bile uzun bir zaman dilimi oluşturuyordu.

Aharlı kağıt, ancak çakmak taşı ile ütülenir. Yoksa öbür türlü olmazdı. Çakmak taşı da tek başına yetmez. Kağıdı yırtabilirdi. Şu anda terledim demiştin. Ama terlemekle kafada yağ olmaz. Bir vakitler kafanızda yağ yoktu.  Rahmetli teyze ve onun kızını çağırmış onların kafasında bol bol yağ almıştınız.

Daha sonra kendi kafanızda yağ oluştu, çok şükür. O gün bugündür kâğıdı ütülemek için bu yağdan kullanıyorsun. Kağıdı bu yağa süre süre parlaklık alıyor ve ütüleniyor.  Kafa yağından bahsedince meşhur bir hattatın güzel bir hatırasını paylaşmıştın:

 Bu meşhur hattatımızın keçeden yapılma bir külahı varmış. Kafa yağı heba olmasın diye külahını hiç yıkamazmış. Kâğıdı ütüleyeceği zaman hemen keçe külahını çıkarır, aharlı kâğıda sürermiş. Böylece kısa yoldan kâğıdı düzleşmiş oluyordu. Fakat bir gün misafirliğe gitmiş ve orada kötü bir sonla karşılaşmış. Evin kızı bakmış ki misafirin külahı kirli. Onu yıkayayım demiş. Sabahleyin hattat kalktığında külahı görememiş. Önce çalındığını düşünmüş. Az sonra kahvaltıyı getiren evin kızı kötü haberi vermiş. “Bey amca, külahınız kirliydi. Ben de yıkadım ve kurusun diye dışarıda çamaşır ipine asmışım. Birazdan kurur, getiririm.” Demiş.  Hattat, bu haberle oracıkta bayılmış. Kendine geldiğinde ev halkına durumu anlatmış. Bu külahımda kafa yağı vardı. Bütün kafa yağlarım heba oldu demiş…. Geçen geçti. Artık kafa yağı için biraz daha beklemek lazım.

Son söz, kal ehlinden kalem güzeline. Yıllar önce söylemiştim üstadım. Beni dinlemediler. Vav aşkıyla yazılan bu hatları okuyanlar ne deist olur ne de ateist. Sen kamıştan kalemini elinden düşürme.  Bu da geçer yahu!

Not: Bu yazının yazıldığı vakit, Şanlı şehrimiz istiklal madalyalı şehrimiz Şanlıurfa’nın kurtuluş günü idi. Bundan tam 98 yıl önce esarete dur diyen Şanlıurfa’nın düşman işgalinden kurtuluşunun yıldönümü kutlu olsun.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Nesibe hatun 2018-04-17 21:54:58

Elinize sağlık hocam başarılarınızın devamını dilerim