Özellikle son iki yılda dünyamız her gün yeni bir kriz ile karşı karşıya bırakılıyor. Krizin aktörleri toplumların içerisinde illegal olarak örgütlenmiş yapılanmalar değil, bizzat uluslararası anlaşmalarla varlığı meşru ve hukuki olan bazı devletler tarafından çıkarılıyor.

Bir zamanlar devletin zayıflığı düzensizlik, yasaların işlevsizliği, kaos ve krizleri doğururken, günümüz dünyasında kaosu maalesef bizzat bazı devletler oluşturuyor.

Devletin adı ve fonksiyonu kabaca şöyle tarif edilebilir:

“Devlet, toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlıktır.

Devletin gölgesi tüm beşerî faaliyetlerin üstüne düşer: Sosyal refah, iç düzen, halk sağlığı için uğraşır, bundan meşruiyet kazanır. Kural koyar, düzenler, yetkilendirir, yasaklar”

Devletin görev ve sorumluluk alanı 20 yüzyılda daha da geliştirildi ve insani değerler daha çok ön plana çıkarıldı. Örneğin bir devlet, sadece kendisinden değil, komşu ülkenin de dirlik ve düzeninden belirli ölçülerde sorumludur. Komşu ülkelerdeki yaşanacak doğal afetler veya sosyal düzenin bozulması sırasında o ülke yurttaşlarının en azından can güvenliğini sağlamakla mükelleftir.

Yeni insan hakları yorumları ile birlikte devlet kavramı, görev ve sorumluluk alanı sürekli değişkendir.

Ancak, II. Dünya savaşından sonra devlet organizasyonları politik ve ideolojik kavramlar etrafında yeniden yapılandı. Yalta Anlaşması ile birlikte dünya iki ayrı kutba ayrıldı. Bu ayrılık da ideolojikti.

Ancak, Komünizmin pratiği olan Sovyet devlet modeli 1990’ların başında dağılınca, dünyadaki devlet kavramı yeniden izaha muhtaç hale geldi.

Çünkü, nükleer, biyolojik ve güçlü kitle imha silahlarını ellerinde bulunduran devletler, insanlığın binlerce yıllık birikimi olan adalet, insan hak ve hürriyetleri merkezli olan sosyal devletlere aşırı baskılayarak kendilerine boyun eğdirmeye çalışıyorlar. Kendilerine teslim olmayan rejim veya devletleri savaş, ekonomik ambargo veya iç savaşla teslim alıyorlar.

Bugün yaşadığımız bu durumu aslında Thomas Hobbes 17. yüzyılda tarif ediyor. Hobbes, devleti Leviathan canavarına benzetir. Leviathan, Batı/Judaik kutsal mitolojik metinlerinde geçen bir canavardır.

İbranice bir kavram olan Leviathan’ın anlamı; ‘kıvrılan, bükülen’ demektir. Tevrat’ın İyov (Eyüp) kitabının 41. bölümünde, Allah, Eyüp aleyhisselama hitaben, Leviathan’ı bütün detaylarıyla anlatmaktadır. (Son Rüzgarbükücü filmi de Judaik-Yahudi-mitolojisinden esinlenmiştir.)

Edebiyat dünyasının çok ünlü romanlarından biri olan, Herman Melville’in Moby Dick adlı eserindeki kahraman aslında su canavarı bir Leviathan’dır.

Hobbes, devletin tanımını yaptığı Leviathan kitabını 1642 ve 1651 yılları arasında yaşanan ünlü İngiliz iç savaşı sırasında yazdı. Kitabın yazıldığı gün ile bugün artık global bir köy haline dönüşen dünyamızın birbirine benzemesi tesadüfle açıklanamaz. O gün, “servet” olarak tanımlanan topraklarını arttırmak isteyen derebeylerin “çıkar” savaşı, bu günkü kanun, kural tanımayanların çıkar savaşları ile birebir aynı.

1991’den bu yana Ortadoğu bölgesi, “Batı demokrasisi ihracı” bahanesi ile kan gölüne çevrildi. Milyonlarca insan öldürüldü. On milyonlarca insan yerinden yurdundan koparak mülteci durumuna düştü.

Amerika Birleşik Devletleri’nin başını çektiği günümüz Leviathanı, bütün uluslararası sözleşmeleri, hukuku ve Birleşmiş Milletlerin kararlarını ayaklar altına alarak Asya’da Ortadoğu’da ve hatta Batı Avrupa’da istediğini yapıyor.

Amerikan Western filmlerinden tanıdığımız haydut kovboy misali, istediğine cezayı kesiyor, istediği devlete çöküp yüz milyarlarca silah satıyor, ablukaya alıyor, ambargo uyguluyor, DAEŞ, PKK, PYD gibi bir çok terör örgütü ile ortak oluyor.

ABD’nin son yıllarda dünyaya verdiği görüntü bu maalesef. Bütün dünya kendini bir “Haydut devlet” ile karşı karşıya kaldığını açıkça söylüyor.

Devlet kavramı, Platon’dan Max Weber’e kadar yapılan tanımlamalarda, “insanı; bireyi gözeten bir organizma” olarak da tanımlanır. Oysa 1991’den bu yana ABD’nin hiçbir kural, yasa ve sözleşmeyi önemsemeden sadece kendi siyasal, ideoloji ve paganist inanışıyla davrandığını müşahede ediyoruz.

Tüm uluslararası sözleşme, ilişki ve BM kararlarını hiçe sayarak Kudüs’ü İsrail Devleti’nin başkenti olarak ilan etmesi ABD’ye karşı en kadim müttefiklerini isyan ettirmiştir. ABD’nin en kadim iki müttefiki Türkiye ve İngiltere, Trump’ın bu kararının yok hükmünde olduğunu bütün dünyaya ilan ettiler.

Mümkün olduğunca siyasi polemiklerden uzak durmaya çalışan Vatikan ve Katoliklerin Papa’sı bile ABD’nin bu kural tanımaz zorba anlayışına baş kaldırmıştır. Bugüne kadar din dışında hiçbir konuda görüş belirtmeyen Ortodoks Ruhani liderlikleri de ABD’nin bu dayatmasına karşı bayrak açmıştır.

Devlet erki, bütün dünyada eksiği ile fazlasıyla hukukun üstünlüğü ve düzeni temin eder.

Oysa ABD, 1991’den bu yana Max Weber’in tanımlaması ile devlet mekanizmasını “meşru şiddet” aracı olarak görüyor. Umarım Amerikan halkı, kendi devletlerinin Western filmlerindeki haydut kovboy özentisinden bir an önce vazgeçmesi için gerekli demokratik tavrı sergiler.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.