Geçen ay üç doktor meslektaşımızın intihar sonucu vefatı, basın yayın organlarında haber ve bazen de yorum tarzında verilen malumatlarla gazetelerde ve sosyal medyada yer aldı. Allahın yarattığı her insan değerlidir. Ve her ölüm, acı verir insana. İntihar, latince ifadesi ile suicid, ölümün soğuk yüzüne ayrı bir matem ve kasvet ekleyen hüzünlü ve iç yaralayıcı bir vedadır. Kaybettiğimiz meslektaşlarımıza Allahtan rahmet, müteessir ailelerine sabr-ı cemil diliyoruz. Gerçekten de zor ve kaldırılması güç bir imtihan.

Kaybedilen her can değerlidir dedik. Bu hazin ve dramatik sonucun ortaya çıkmasında, yapılan mesleğin stresi ve zorluğu, hekim aleyhine gün geçtikçe hızla değişen sağlık sektörünün getirdiği psikolojik sosyal durum, ağır çalışma şartları, özellikle ihtisas dönemlerinde kendini layüsel gören bazı megaloman karakterde akademik kariyerli meslektaşların çekilmez kıldığı meslek hayatı, aylarca, hatta yıllarca süren gün aşırı nöbetleri, bazı kendini bilmez kişilerin (ben bu tarz kişilerin sayısının çok fazla olduğundan ziyade benzer davranışları yasaların caydırıcı olmamasından dolayı tekrarladığı kanaatindeyim) bayan-erkek ayırt etmeden saldırdığı hekim ve diğer sağlık çalışanlarının kameralara yansıyan görüntüleri, meseleye neşter vurmayı kaçınılmaz kılmıyor mu?

RUHUNDAN KOPARILAN İNSAN VE MATERYALİST YAKLAŞIM


Bağımsız ve vicdan penceresinden izlendiğinde hiç de adil olmayan bir durum ile karşı karşıyayız. Mesleği gereği günün her saatinde görevi başında olan hekim ve diğer çalışma arkadaşlarımızın yaşadıklarından, rutinleşen sözlü ve fiili saldırılardan elbette ki toplumun tümünü sorumlu tutmak doğru değil. Tüm sağlık çalışanları meslek icrasında hatasız ve her meselede şüphesiz peşinen haklı değil. Ancak toplumun insana, hekimlik mesleğine, hayata ve ölüme bakışındaki mekanik ve seküler algı ile sabır ve tahammül ile diğergamlık ya da empati eksikliği, saygı ve sevgi anlayışımızdaki değişim, emeğin değersizleşmesinden tutun da insan ömrü ve süresi üzerinden yapılan ruhsuz ve temelsiz şov içerikli tartışmalara kadar bir çok can sıkıcı ve yakıcı sorunla karşı karşıyayız.

Toplum olarak son çeyrek yüzyılda bir çok kavrama dair bakış açımız ve zihni duruşumuzun değiştiğini görüyoruz. Olumsuz ve sağlıksız bir toplumsal algı ile karşı karşıya olduğumuz gerçektir. Bu Protestan sağlık anlayışında insan, iyi çalışan bir makine veya saate; hekim, hikmetsiz bir teknisyene ve hasta kişi de ruhundan arınmış, onarılacak bir kompleks aygıta dönüştürüldü.

Hayat, sağlık, ölüm, ömür, şifa, salah, imtihan, sabır, merhamet, tahammül gibi kavramlar ve bu kavramların hayatımıza düşen yansımaları noktasında çoğu zaman sanıldığının aksine bir körleşme ve akim durum yaşıyoruz. Maddi tedbirler üzerinden ve medikal çareler üzerinden hayatın tümünü ihya ve inşa eden bir yaklaşımın bizi dünyada ve neredeyse ahirette tamamen düze çıkaracağını düşünmeye başladık. Bir kaç yıl önce askerlik görevimi hekim olarak ifa ettiğim bir acil serviste, diz ağrıları ve yürüme güçlüğü şikayeti ile gelen yüz yaşına yaklaşmış bir hastamı muayene ettikten sonra yaşa bağlı bu tarz semptomların olabileceğini söylediğimde, “hastamız düzenli olarak kalsiyum kullanıyor böyle bir şeyin olması asla mümkün değildir” diyen iki üniversiteli delikanlıdan sert bir karşılık almıştım. 90 küsür yaşında dedesini ameliyatta kaybeden 18’lik torunun hekime uyguladığı şiddet ve ölümle sonlanan saldırı, bayan diş hekimini veya kendisine enjeksiyon yapan hemşireyi cebine sakladığı sustalı bıçakla yaralayan, onlarca sabıkası olan 20’lik delikanlıyı, gittiği hastanede çalışanları ölümle tehdit eden sözüm ona mafya babasını bu davranışından dolayı caydırıcı şekilde cezalandıracak bir hukuk sisteminin tesisine acil ihtiyaç var.

HER SORUNA İLAÇLA MÜDAHALE FACİA İLE SONLANABİLİR

Popüler sağlık ve tıp alanı modern insanı en zayıf noktasından, uzun yaşama isteği üzerinden manipüle etmeye devam ediyor. Son zamanlarda anti-aging terapiler (yaşlanmayı geciktirici tedaviler) hususunda konuşulanlara bakılırsa, birileri, bazılarımızı 150 yaşına kadar sağlıklı yaşayabileceğine inandırmış görünüyor. Hücre bölünmesinden sorumlu tutulan bir enzim üzerinden yola çıkarak piyasaya sürülen bir mucizevi ilaç(!) kullanımı ile ortalama insan ömrünün 2 kat uzayabileceğine dair arayışlar ve çabalar, aslında insan neslinin o kadim ve akim çabasının kıyamete kadar süreceğini gösteriyor. Ancak hastalığa çare arayışındaki hatalar bazen felaketle sonlanabiliyor. 1950’li yıllarda kadınların gebelik döneminde yaşadıkları bulantı ve kusma şikayetlerini sonlandırmak için kullanılan Talidomit isimli kanser ilacı, Avrupa ve Amerika’da yaklaşık 10 bin kolsuz ya da bacaksız çocuğun doğmasına ve tarihe Talidomid faciası olarak geçen felaketin yaşanmasına neden olmuştu. (Fakomeli sendromu). Bundan dolayı da üretici firma ve ilacı geliştiren bilim insanları, ciddi bir müeyyideye de maruz kalmadılar. Lenalidomid etken içerikli yeni ilaç(!), dileriz kitlesel bir faciaya neden olmaz. Çünkü bu tarz acı örnekler sadece Talidomitle sınırlı değil.

Nihayetinde Tıp bilimi, insanın hastalıkla baş etme ve sağlıklı yaşama çabasının uğraşı alanıdır. Beslenme alışkanlıkları uyku, egzersiz, psikolojik durum, genetik özellikler, çevresel faktörler insan sağlığı üzerinde tek belirleyici olmamakla birlikte, elbette ki etkili ve bu denge korunarak sağlıklı bir ömür yaşanılabilir.

Yazdığı Fi-Kanuni Tıp isimli eseriyle İslam dünyasının ve Avrupa’nın deva arayışına 500 yıl rehberlik eden ve yetkin bir Kur’an müfessiri olan, 57 yaşında vefat eden Üstadımız İbn-i Sina, bu tartışmalara acaba nasıl bakardı? Hayatın ve ölümün mutlak sahibinin tasarrufu ve Lehv-i Mahfuz bilgisi altında olmadan bir ömre katacağımız tek bir saniyenin olmadığına dair ilahi hakikat (Fatır/11), bu alandaki maddi çabaya daha geniş ve uhrevi bir açıdan bakmamızı gerektiriyor.

Tüm bunlar yaşanırken, ‘Bir insanın hayatını kurtaran, tüm insanlığı kurtarmış gibidir. (Maide/32)’ anlayışını esas alan bir zihin ve etik değerler eğitimini, bu alanda yetişen gençlerimize vermek zorundayız. 'Hastalandığımda bana şifa veren odur. (Şuara/80)' İlahi hakikatinden bihaber şifa arayışına ve şifaya aracılık etmeye yeltenince, karşılıklı sorunların artması mukadder görülüyor. Bu ahlaki ve ilahi hakikate tamamen sırtını dönen, zahiri sebepleri ve aracıları tek ve mutlak hakikat olarak gören bir toplumda ve çalışma ortamında sorunlar gittikçe artarak büyüyecektir.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.