Yazarlık atölyesinde öğrencilerimle beraber hikâyeler yazdık. Örnek hikâyelere eklemeler, çıkarmalar yaptık. Bu hikâyeyi aslında ben yazmalıydım diyen öğrenciler oldu. Bundan daha güzelini yazabilirim diyenler de. Bu ilk gurup öğrencimiz yazar adayı olup yazmak, anlatacak hikâyesi olan, duygularını paylaşmak adına aceleci davranan öğrencilerdi.

Hikâyeler üzerinde iddialı sözler söyleyen hatta iddialarını ispatlayan bu öğrencilerimiz bir şehrin çeşitli okullarında seçilmiş öğrencilerdi. Ki onlar böylece yazarlık okulunda değerlendirilmişti. Eserleri eleştirel düzeyi çoktan geçip edebî bir dergi, gazete ya da antolojide yayınlanabilecek duruma gelmişti. Buradan çıkan örnek hikâyeleri bir edebiyat dergisine yayınlamak üzere de gönderdik.

Bu hikâye yazma işini daha sonra kendi okulumda kendi öğrencilerimle yapmaya çalıştığımda ise istenilen neticeyi alamamıştım. Belki sizin tahminlerinizin dışında bir netice alamayışım söz konusu idi. Çünkü öğrenciden hikâye yazmasını istediğimde önüme hikâye yerine başka bir şey çıkıyordu. Bu başka şey, daha çok efsane ile karışık bir masal idi ve hikâye şeklinden çok uzak idi. Yazar adayı olan öğrenci ile yazmayı istediğimiz öğrenci aynı olmayabilir. Ama hikâye ile masalın ya da efsanenin farkını bilmek kadar başka önemli bir şey yoktur.

Bu ikinci gurup öğrencimiz -tabii hepsi değil, hikâye yerine efsane ya da masal yazanlar için söylüyorum- çoğu son zamanlarda gerçek üstü bir olaylarla karşılaşmak ve gerçek olmayıp da gerçekleşmesini düşündüğü olaylar arasında sıkışıp kalıyorlar. Mesela bir öğrencimizin yazdığı hikâyede önemli bir bilimsel deneyi başarmış ve uluslararası ölçekte ödüle layık görülen üç kahramandan bahsediliyor. Bunların yaşları on üç ile on beş arasında değişiyor. Ve bunlar bir uzay gemisiyle İtalya’nın başkenti Roma’ya gitmeye karar veriyorlar. Durum sizce de tuhaf değil mi? Daha velayeti bile kendilerinde olmayan bu gençler, yanında bir hocaları ya da velileri varken gidemezler mi. Yazıyı yazana soruyorum. Bu bir tercihtir hocam karşılığını alıyorum.

Postmodern çağda her şey birbirine karıştı. Hikâye nedir, masal nedir, efsane nedir bilirdik. Artık masal ve efsane çağından hakikatler çağına geldik. Her şey yerli yerinde zaten. Aklın erdiği her noktaya hakikat çağı diyoruz. Şimdi bir yazar olarak kurduğumuz yani kurguladığımız bir dünyada söyleyeceğimiz, anlatacağımız ya da yazacağımız her şeyin ayakları yere basmalı değil mi?

Hal böyleyken tekrar başa dönüyoruz. Önce hikâye’nin tanımını yapıyoruz. Yaşanmış veya yaşanması mümkün olan olayların okuyucuya haz verecek şekilde anlatıldığı kısa edebî yazılara hikâye (öykü) diyoruz. Bu tanımı eskilerin deyimiyle ağyarını mani efradını camii bir şekilde de yapabiliriz.

Biraz daha açık bir şekilde hikâye, insan yaşamının bir bölümünü, yer ve zaman kavramına bağlayarak ele alır. Hikâyede olay ya da durum söz konusudur. Olay ya da durum kişilere bağlanır; olay ya da durumun ortaya konduğu yer ve zaman belirtilir; bunlar sürükleyici ve etkileyici anlatımla ortaya konur…

Bu tanımlardan sonra genç yazarlarla daha olgun hikâyeler yazacağımızı ümit ediyorum.

Not: Bu yazıları kaleme alırken bulunduğum mekana genç bir arkadaş gelip “Hadi arkadaşlar yazar Ramazan Kayan hocamız gelmiş. Gelin dinleyin, müstefid olursunuz” demişti. Ben de müstefid olmak için bu haftaki yazımı muhtasar kılıyor ve kıymetli hocamı dinlemeye gidiyorum.

Vesselam….

Güzel okumalar temennisiyle…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.