Geçenlerde oturuyoruz. İnsanlar hizmet aldıkları kurumlardan “nasıl hizmet alamadıklarını” anlatıyorlar. Hizmet sektörünün aslen nasıl bir soygun mantığı üzerine kurulduğundan söz açıyorlar. Herkes özellikle iletişim sektörünün hizmet mantalitesini eleştirirken uyanık, usturuplu, tüketici düşmanı, kurum dostu bir hırsızın faturalara bindirmek için nasıl da marifetli bir şekilde cebimize kenelendiğinde mutabakata vardı. Bu kenenin bir telefon, bir modem veya sevimli bir aparat şeklinde kamufle edilmiş olanlarından söz açıldı. Hukuki mücadelenin gideri, alacağı zaman bir yana uğraşıyorken yaşattığı ruhsal çöküntü, moral bozukluğunun göze alınamayışı da konuya eklendi. Konuşmalar içinde sivil tüketici muhabbetinin zirvesi sayılabilecek en dikkat çekici ana fikir ilginçti. Ülkemizde bu konuda da erdemli bir tutumun mağdur edildiği, sorunsuz bir birey olmanın yine iyi sonuçlar vermediği mesela bir tüketici olarak, aslen tutarına zorunlu olarak razı olunmuş faturaların tam zamanında ve dikkatle ödendiği halde, hizmetin zamanında ve tam alınamadığı, şikayetlerin atarlı olunmadığı sürece hızla dikkate alınmadığı konusu yeniden gündem aldı.

Ülkemizde, özellikle şikâyet bildirimlerinde nazik ve erdemli bir konuşma üslubunun hiçbir şekilde kâr etmediği, nasılsa dikkate alınmayacağı ve herhangi bir kuruma ilettiğiniz şikâyetin karşılığında sorununuzun asla kolay kolay çözülmediği görüldüğünden kesinlikle, acilen atarlı bir üsluba geçilmesinin çok doğru ve yerinde olduğu herkesçe onaylandı ve vurgulandı.

Kısaca adı, sanı, reklamı, yaygarasıyla başımızı şişiren, kırık kopuk ve soyarak ta olsa verdiği hizmeti almaya mecbur olduğumuz bu kurum/ların devletimize rağmen öz evlat şımarıklığı, bizi/tüketici halkı üvey belleyip basınması ve en alt hizmete karşı hunharca aldıkları fahiş ödemelerin karşısında hiçbir hak iddia edemeyeceğimiz, hakkımızı aramaya kalkıştığımızda ise daha fazla yorulacağımıza hepimiz yeniden ve bilmem kaçıncı defa kanaat getirdik.

Nitekim yaklaşık yedi aydır, her ay düzenli olarak altmış küsur ödediğim ve asla doğru dürüst hizmet alamamış olduğum büyük iletişim firmasına geçen hafta söylediğim sözlerde tonlama olarak değilse bile, içerik olarak bir atarı nihayet ben de yerleştirdim. Üstelik kurumun bu duyarsızlığını ve bunca mağduriyetimi köşeme (sahi benim bir köşem mi var) taşıyacağım konusunda da kendilerine söz vermiş bulundum. Yalnız telefonla müşteri temsilcisine ulaşmam ve ulaşıncaya kadar hiç tercih etmediğim müziğin kulağımı kay kay gibi kullanarak talan etmesi zaten ayrı bir dertken, nihayet ulaştığımda o temsilciye gözyaşları içinde sarılamayışım beni yıprattı. Personele iki de bir meselenin asla şahsi olmadığını, lütfen kişiselleştirmemesini, burada kuruma sesleniyor olduğumu hatırlatmam bir alemdi. Üstelik bu defa sivil tüketici kurultayın tembihiyle hemen sonra ciddileşmek, derken bir de atarlanmakta oldukça zorlandım. Fakat içerik olarak atarlıydım. Yedi aydır çözülmeyen sorunumu dile getirirken, onlara bir gazete köşe yazarı olduğumu ve bu yaptıklarını dünya âleme ilan edeceğimi söyledim. (Acayip bir şekilde ben de bu söylediğim şeyi inanın yeni duymuş oldum. Sahi ben… Bir gazete? Köşe. Möşe… Acaba ne kadar telif alıyordum?)

Bir ara telefon görüşmesinde kürsüye çıktığımı ve dünyanın bütün soyguncu kurumlarına seslendiğimi bile hayal ettim. O an ne kadar önemliydim! Dünyanın bütün personelleri diğer işlerini bırakmış kulaklıklarında beni dinliyor olmalıydılar.

Halktım. Tüketiciydim. Ödemelerimi neredeyse gününden önce yapmaktaydım. Yetimdim. Soyuluyordum. Sorunsuz ve canım iyice yanıncaya kadar sessizdim. Nezaketliydim. Erdemsiz bir hizmet anlayışına karşı gereksiz derecede sabırlıydım. Halk olarak daima biraz üveydim. Kendi başıma devlet babalığı veya analığı yapıyordum. Çok tabi olarak, seçim nasıl siyasilerin bir derdi ise, geçim de benim dertlerimden biriydi. (Bakın! Yine kafiye oldu!)Yazar olmam bunu asla değiştirmiyordu. Değiştirmesindi de... Çalışmayı seviyordum. Hayatı emek vererek sürdürmeyi nasıl seviyordum. Kendini öldüren bir idealisttim. Allah’ın cezası: bedel, ödülden daha zevkliydi. Ah sormayın efendim; dürüstlük çilesi bir neşeli bir neşeliydi. Herkesin yaşadığı hayatı yaşamaya devam edersem hakikati daha iyi yazabileceğimi savunuyordum. Hatta bu yüzden “essahçılık akımı”ndanım diye kendimle dalga bile geçiyordum. Yahu ne diyorum. Neden uzatıyorum. Kısaca çalmıyordum. Çoğu zaman hakkımı dahi alamıyordum. Hak talebinin dilenciliğe icbar edildiği bir ülkede yaşıyordum. Sadece benden de çalınmasın istiyordum. “Anlıyo musun?” Falan filan…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.