Efendimiz ferman etmiş: Hilâfet benden sonra otuz sene sürecek, ondan sonra da saltanat şeklini alacaktır (Müsned, 5:220, 221). Başka bir rivayette de bu iş nübüvvet ve rahmetle başladı, sonra rahmet ve hilâfet halini alacak, sonra ısırıcı saltanat şekline girecek, sonra da ceberût ve fesâd-ı ümmet azgınlık meydan alacak (Kadî Iyâz, eş-Şifâ, 1:340; Müsned, 4:273) demiştir.

Hadisi merkeze aldığımızda ve parametreleri de hadis merkezli okuduğumuzda başlangıçtan günümüze İslami devlet yönetiminin biçim ve ruhu bir nebze de olsa aşikâr oluyor sanki.

Nübüvvet Devri

Efendimiz İslam devletini nübüvvet makamında ve vahyin yirmi üç senede tamamlaması sürecinde kurdu. Bu başlangıç devrinde, İslam dini tamamlanırken İslam devletinin de adalet-i mahza ve vahyin emrinde olması esas alındı.

Efendimizle hem nübüvvet yolu kapandı hem de vahyin inişi tamamlandı. Devletin ve cemiyetin esasları da bu vahyi eksen üzerinde şekillenmiş oldu. Nübüvvet dönemi doğrudan rahmet devriydi. Çünkü bu rahmet, ayetin de izahıyla alemlere rahmet olarak gönderilen peygamber efendimizdi. Yani dini, usvetü’l-hasene (en güzel rol model) olan efendimizle her haliyle öğrenmek rahmetin en büyük makamı olması hakikatiydi. Bu devir insanlığın tek ve en parlak devriydi. Çünkü bütün esmanın azam derecede tecelli ettiği dönemdi.

Hilafet Devri

Efendimizin vefatıyla mübarek bedeni aramızdan ayrıldı. Ama alemlere rahmet olarak gönderildiği ilahi mesajın vahiyden sonraki kapısı ümmet tarafında kendisinin bütün hayatı olarak görüldü.

İslam devleti ve toplumu varlığını sürdürmeliydi. Bunu da yapacak olanların en iyileri, efendimizin dizinin dibinde büyüyen ve vahyin ruhunu bütün hayatında gösteren sahabeler olabilirdi. Bunların içinde de vahyi ve sünneti en önde tutan ve meşveretin hukukunu koruyan kişiler olacaktı. Yani bunu efendimizin nesebi olmasa da hissi ve hasbi halifeleri yapabilirdi.   

İşte böyle bir devir Hazreti Ebubekir ile başladı. Hz. Ömer ile devam etti. İhtilaflar Hazreti Osman devrinde başladı. Ayrılıklar ve savaşlar ise Hz. Ali dönemindeydi.

Resulullah efendimiz hilafet alanını belirsiz yani ümmet için bir içtihat alanı olarak bırakır. Oraya bir tahsis yapmaz. Her ne kadar gelenek, hâkimiyeti bir mülkiyet hakkı olarak görse de Efendimiz böyle yapmaz ve oraya isimler teklif etmez. O kapıyı açık bırakır. O görevi üstlenecek olanların sadece kendi soyundan gelenlere tahsis edilmesini istemez. Böylece serbestiliğin meşruiyet zeminini hazırlar. Günümüze kadar gelecek olan yönetim şekillerine alan açar. Sadece prensipleri zikreder ve bunların olmazsa olmaz olduğunu vurgular.  

Hilafet devrinin sonuna doğru başlayan ve ayrılıkların tohumunu atan Haşimilik ve Emevilik ikilemi günümüze kadar gelir.

Evet, efendimizle kapanan nübüvvet yolu ve açık bırakılan velayet yolu da yara almaya başlar.

Halifelik devri 30 sene gibi bir zamandan sonra ne yazık ki uzun sürecek olan saltanata evrilir. Haşimiler ve devirleri, bir icra makamı değil sadece dua kapısı olarak görülmeye başlanır. Hatta bu kapı dahi bazen şiddetle çalınır. Tarifi mümkün olmayan acılar çekilir. Ve zihinlerde saltanat-ı dünyeviyenin, âl-i beyt-i nebeviye yaramayacağı hükmü hâkim olmaya başlayacaktır.

İslam tarihi boyunca hilafetin neden saltanata evrildiği, daha doğrusu hilafetin neden gölgede kaldığı ile ilgili çok neden ortaya konulur. Dışsal sebeplerde yoğunlaşılır. Nedensellik ilkesinde ısrar edenler, bu durumun asıl sebebini ıskalar sanki. Hakiki sebepleri alimler ortaya koymaya çalışır. Said Nursi de bunlardan biridir.

Eğer denilse: "Neden hilâfet-i İslâmiye Âl-i Beyt-i Nebevîde takarrur etmedi? Halbuki en ziyâde lâyık ve müstehak onlardı."

Elcevap: Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Âl-i Beyt ise, hakaik-i İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur'âniyeyi muhafazaya memur idiler. Hilâfet ve saltanata geçen, ya nebî gibi mâsum olmalı, veyahut Hulefâ-i Râşidîn ve Ömer İbni Abdülâziz-i Emevî ve Mehdi-yi Abbasî gibi harikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki, aldanmasın. Halbuki, Mısır'da Âl-i Beyt namına teşekkül eden devlet-i Fâtımiye hilâfeti ve Afrika'da Muvahhidîn hükûmeti ve İran'da Safevîler devleti gösteriyor ki, saltanat-ı dünyeviye Âl-i Beyte yaramaz; vazife-i asliyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti onlara unutturur. Halbuki, saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyete ve Kur'ân'a hizmet etmişler.

Kerbela faciasından kurtulan ehli-beyt neslinin tek erkek kişisi (çocuklar hariç) İmam Zeynel Abidin bundandır ki ehl-i beyt’in başına gelen felâketlerin siyasetle uğraşmaktan ileri geldiğini görür.  Bu yüzden siyasetle ilgilenmez ömrünün sonuna kadar.

Isırıcı Saltanat Devri

Hilafet devri bittikten sonra saltanat merkezi Dımışk’a kayar. Adını Ümeyye b. Abduşşems’ten alan Benî Ümeyye kabilesinden alır. Mekke’nin fethine kadar Müslüman olmayan ama Mekke’nin idaresinde önemli bir yere sahip olan bu kabile aynı zamanda İslam tarihinin ilk hanedan devletini kuran kabiledir. Muaviye ile beraber Ümeyye oğullarından Süfyani kolu devleti kurar. Süfyanilerin hükümeti uzun sürmez. Muaviye’nin torunundan sonra idare Benî Ümeyye’nin Mervaniler koluna geçer ve Emevi devletinin yıkılışına kadar devleti bu silsileden gelenler yönetir.

Ve ısırıcı saltanat devri başlamıştır. Isıran Emevilerdir yani Ümeyye oğullarıdır. Isırılanlarsa Haşimiler yani maddi ve manevi ehl-i beytten olanlardır.

Hazreti İmam Ali’nin Sıffin hadisesinde Muaviye taraftarlarıyla olan muharebesi hilafet ile saltanatın savaşı olarak İslam tarihine geçer. Hatta adalet-i mahza ile izafiyenin de savaşıdır denilebilir. Bundan sonra artık saltanat ısıracak. Hilafet ise ısırıldığı halde onun ısırıklarını tedavi etmeye çalışacaktır. Hep vitrinde siyaset yani saltanat, gerideyse hilafet yani maddi ve manevi ehl-i beyt kahramanları olacaktır. Saltanatın savunucuları sultanlar gibi karşılanacaklardır. Hilafetin hizmetkarları ise dervişler gibi diyar diyar dolaşacaklardır.

Hazreti Hasan ve Hüseyin efendilerimizin Emevilerle olan mücadeleleri ve meydana gelen ciğersuz hadiselerin sebebi ise bir hilafet saltanat mücadelesinden ziyade, din ile kavmiyet mücadelesi olacaktır. Bundan sonra da bir çok İslam milleti hakkın ortaya çıkması yerine ne yazık ki intikam alma ve saltanatı kendi uhdesine geçirme mücadelesiyle devletlerini kuracaklardır.

İslam dininin saltanat vesilesiyle devletleşerek genişlediği ve tarihte gücünün gittiği yere kadar ulaştığı zannı kuvvetle dillendirilir. Oysa asıl fethi yapanların hilafeti hayatlarına taşıyanların olduğu göz ardı edilir. Aklın tebliğinin gölgesi, kalbin temsiliyetini baskılar. Lakin dine en büyük hizmet deruni hislerle ve her türlü yoksunluklar ve çilelerle hilafetin temsiliyetiyle gerçekleşir. Hilafetin kaderine çile, saltanatınkine ise eğlence düşer.

Bu demek değildir ki saltanatın temsilcileri hilafetin hakikatinden habersizdirler. Bilakis bu hakikate karşı olan hürmetkar davranışlarında zirvedeler. Asıl muvaffakiyetlerinin bu hilafet çilesini çekenlerin olduğunu ne zaman idrak ederlerse o zaman uzun yaşamalarına kader fetva verir.

Saltanatın ısırarak da olsa dine hizmeti yüzyıllar sürer İslam coğrafyasında. Bazen hizmet adıyla zulümler yaşanır. Daima asıl gayenin İslamiyet olduğu savunulur. Ama hakikatin ıskalandığı unutulur. Kardeşin katli dahi hukuk olur bu ıskalamaktan dolayı.

Hilafet saltanata evrilince oradan hudayinabit gibi milliyet istibdadı yeşermeye başlar. Bu istibdat da kendine cehaleti ve vahşeti kuvvet olarak alır. Bu iki kuvvet de zayıfları ezmek, tek doğrunun kendisinin olduğunda ısrar etmekle yol almaya başlar. Diğer unsurların gurur-ı millileri rencide edilir. Beraberinde öne çıkan duygunun intikam alma olduğu vaki olur. Bu hastalıktan dolayı kısa bir süre sonra Emeviler devleti tarihe karışır.

 Lakin bir kere damara asabiyet-i milliye zehri şırınga edilmiştir. Zehirli bal olan saltanatın tadına bakılmıştır. Saadet asrının o saf ve ulvi halinden uzaklaşılmıştır. İslam devletleri bir ısırıcı saltanat kumkumasına girmiş ve düşe kalka yol almaya devam edilmiştir. Bu asırlar içinde parlak devirler de yok değildi.

Devlet-i Emeviye’den Devlet-i Aliye-i Osmaniye’ye kadar süren bu ısırıcı saltanat ve gölgede kalan hilafet devrinde insanlık ve İslam adına pek çok parlak şey vuku bulur.

Bu devrin başlangıcından sonuna kadar Ümeyyeoğullarının yani Süfyani ve Mervani kollarının idareye hakim oldukları ve saltanatın bütün olumlu tarafıyla beraber hile taraflarını da bildikleri aşikar görülebilir. Haşimilerin her türlü çileye ve zahmete katlanarak hilafetin ağır yükünü taşıdıkları tarihi kayıtlara geçer.

İslam’ın temsil ve tebliğ dualitesi hilafet ve saltanat yansıması gibi gözükse de hakikatte çok daha derin yaralar oluşur İslam toplumlarında. Vahyin hakiki mesajından ve Resülullah Efendimizin gerçek öğretisinden uzaklaştıkça İslam toplumları bu defa bir fetret devrini yaşar. Dönüp aslına irca etmediği gibi geleceğini de İslamın hikmetinden çok batının felsefesine ve mantalitesine yönlendirir. İbni Haldun’un mağlup milletler galip milletleri taklit eder fehvasınca aslından daha trajik bir şekilde uzaklaşılmaya çalışılır.

Geçmişini değişmez ezeli hakikatlerin yeşerdiği iklimler ve ebedi var olacak hükümler görmek yerine romantik duyuşların ve hor görülen davranışların zaman dilimi olarak görür. Batının da ısrarlı ve istibdatlı propagandasıyla bir medeniyet krizi yaşar. Kendinden utanmaya başlar. Hakkın üstünlüğünün daima vahiyde ve Muhammedi hakikatlerde olması zihniyetinden hızlıca sıyrılır ve batının beşeri ve müstebit kapital madde baskılamasının güdümüne hızlıca girer. Ve yolunu kaybeder.

Ne kendi gibi kalır, ne de başkası gibi olur. Cami ile kilise arasında koşan ama ne camiye yar olan ne de kiliseye kul olan bir hal alır.

Ve hadisin zamanı aşan hakikatinin son evresi böylece akılları hayrette bırakacak bir tarzda tahakkuk eder.

Ceberût ve Fesâd-ı Ümmet Devri

Yıl 1909. Anadolu coğrafyası gibi bir çok İslam coğrafyasında da ne yazık ki hem nurani hilafet hem de ısırıcı saltanat fiilen sona erer. Sadece isimden ve resimden ibaret olan bir görüntüyle varlık aleminde kalıverir.

Sürekli ve mütenevvi istibdat olanca varlığıyla boy göstermeye başlar. İnsanlık birinci paylaşım savaşıyla ve Anadolu çeşitli savaşlarla ağır bedeller ve büyük kayıplar verir. Hürriyet, milliyet ve eşitlik adıyla başlayan Fransız ihtilali, Rönesans ve reform hareketleri maddeyi hakim kılan sanayi inkılabı sadece kendine dünyayı cehennem yapmaz, aynı zamanda İslam dünyasının neredeyse yüz elli yıllık eli kanlı katili olur. Perde arkasında dişleri kanlı müstebit hayvanlar aleminin kanlı kurdu olarak meşrulaşır. Bu vesileyle de tarihsel intikamını alır. Kaderin adaleti ise vahyin temsilcisi olan hilafetin gölgede bırakılmasıdır sanki.

Bu ceberut dönem ısrarla İslam ümmetini paramparça etmek niyetinde ve faaliyetindedir. Bunu da en kolay yapmanın yolunu redüksiyonist yani indirgemeci anlayışın zembereği olan ulus anlayışıyla yapar. Yönetim şeklinin adını da çoğunluğun azınlığı yönetmesi diye tarif edilen cumhuriyet koyar.

Çoğunluğun selameti için azınlık feda edilir.

Milliyetin devamı için fert feda edilir.

Seçkinlerin varlığı geride kalanların yok olması için de olsa tercih edilir.

Kent soylular ve burjuvalar proleteryanın sürekli ezilmesine göz yumar.

İşçilerin ezilmişliğini, sendikaların keyifli serüvenlerini seyretse de insanlık mutlu olur.

Yıl 1923’e gelmek üzeredir. Ümmet hilafetin aşkına ve dinin korunması pahasına; saltanatın kendisine yaptığı bütün haksızlığı tarihin dehlizlerine yollayarak son bir kez daha taze bismillah der. 1914-1915 senesindeki şahlanışını bir daha gösterir. Ve Hilafetin yeryüzündeki varlığını tekrar tescil ettirir.

Ama gel gör ki anlayış o eski anlayış değil. Adı cumhuriyet olan fakat içi ceberutluk ve fesatla dolu olan anlayış çok hızlı bir şekilde önce kendi rakibi gibi gördüğü saltanatı kaldırır. Saltanatın başına gelen ise onun hilafete yaptıklarının ilahi tecellisidir. Zaten kadere çoktan fetva vermiştir.

Ceberut anlayış hilafet için acele etmez. Ama yeni olmanın verdiği sarhoşluğun da ortadan gitmesine müsaade etmez. Ve onun simgesel olarak dahi kalmasına tahammül etmez. Ona da son darbesini vurur. Artık ne hilafet ne de saltanat kalmıştır. Bütün meydan ceberut olan ve ümmeti fesada veren, adı cumhuriyet ve uygulaması mutlak istibdat olan anlayış hüküm sürmeye başlar. Ortada ne Ümeyyeoğulları ne de Haşimiler vardır. Ebucehillerin torunları iş başındadır.

Neredeyse otuz yıl sürecek olan bu ceberut dönemde hilafet ve saltanatın ne kadar izleri varsa silinmeye çalışılır. Millet namına her şey ırka indirgenir. Kendi devirlerini kaim kılmak için doğmalarından tarikatlarına kadar, nutuklarından ritüellerine kadar, ayinlerinden ziyaret edilecek yatırlarına kadar daha doğrusu hilafet ve saltanatın aksine kendi varlığının devamı niyetine ne varsa her şeyi tahkim ederler. Bu arada hem Haşimiler hem de Emeviler sanki yeniden Mekki dönemi yaşayacak tarihselliğin arifesine gelirler. Bunlara dair arada yükselen cılız sesler hemen kesiliverir. İster adı istiklal mahkemesi olsun ister zindan. Neticede kesilen sesler yine Haşimilerindir, Emevilerindir.

Yaklaşık bir 100 yıl süren bu ceberut dönem, ümmeti ifsat eden ve tek haklıyı sadece kendisi gören bir istibdat çeşitlemesiyle ve modernlik adı altında bedeviliğin en uç noktalarını kullanan bir vahşilikle geçer. Bu arada kısa devirlerle ve cılız seslerle hatta hayatlarına mal olacak hareketlerle de olsa Emevilik tekrar yönetime talip olur. Ama Haşimiliğin hissesine düşen bu dönemde de hapis, sürgün, idam ve kıtal olur.

Bu cılız sesler zaman ilerledikçe yükselir. Ve Emevilik ve Haşimilik sanki karışmış gibi bir tek sesle hareket etmeye çalışsa da Ebucehilin evlatlarına karşı, işin esası böyle olmadığı idareyi ele geçirenlerin sergilediği tavırlarla belli olur. Abbasilerin başa geçmesiyle rahatlayacak olan Haşimilerin daha çok sıkıntı çektiği görülür. Hatta bazen öyle bir noktaya gelinir ki hangilerinin Haşimi ve hangilerinin Süfyani olduğu tefrik edilmez. Bu hale herkes hayret eder.

Netice-i kelam hak ile batıl yani sıdk ile kizb birbirine karışır ve saadet asrından günümüze gelene kadar aradaki mesafe kalkar. Ve ikisi bir dükkanda beraber satılır. Bu da ceberut dönemin en seçkin özelliği ve hilafet ile saltanatın aynı şeymiş gibi lanse edilmesi olarak sunulur.   

Hadisi merkeze alarak tarihe bir projektör tutuldu. Görüldü ki başlangıçtan günümüze gelene kadar çok elem çekildi. Bütün bunlara rağmen denilebilir ki kâinatta galib-i mutlak hayır olduğundan kazanan Allah’ın hükmü olacak. Beşerin bütün fenalıkları beşer gibi hükümsüz kalacak.

Hem tarihsel tecrübe bize şunu göstermiştir: Dini otorite ile siyasi otorite ne zaman birbirlerinin hakimiyet alanını ihmal etmemişse, o vakit büyük ve ahenkli hizmetler olmuş. Yapılan hizmetler karşılık bulmuş. Ne vakit ki şeyhlikten bir şahlık hevesi zuhur etmiş ve siyasi idarecilikten müçtehit halife pozisyonu arzulanmış, o vakit şiddetli savrulmalar olmuş.

Bütün bunların önüne geçmek ve din ve devletin iki kardeş gibi düşünülmesini sağlamanın esasının, devletin temelinin prensipler üzerinde varlığını devam ettirilmesi ile olacağı realitesi kabul görmüştür. İslamiyetin istediği istikameti yani vasat değer olan ortalama değeri bulmak için de Efendimizin ümmetim yalan üzerine ittifak etmez prensibi esas alınmıştır. Yani siyasi gelenek dini geleneğin üzerine oturur. Dini gelenekten gelen ise âl-i beytten dahi olsa eğer sevadı azama tabi olmazsa fırka-i dalleden addedilir. Ona göre de hükmü verilir.

Hakimiyetin müdahaleyi reddetmesi ve teklik istemesi kaziyesince ve dini emirlerin hassasiyetinin bir noktanın gözü kör etmesi gereğince dini ve siyasi otoritenin alan ihlali büyük kaosa neden olur tarih boyunca. Bu acının bir tecrübesini de son darbe dönenimde yaşar Anadolu. Buradaki asıl sapmayı yapanların şeyhlikten şahlığa heveslenen güruhta, daha doğrusu heveslendirilen güruhta olduğu görülür. Halbuki İslamın önümüze koyduğu yol şudur: Sevâd-ı âzama ittibâ edilmeli. Ekseriyete ve sevâd-ı âzama dayandığı zaman, lâkayt Emevîlik, en nihayet ehl-i sünnet cemaatine girdi. Adetçe ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik, en nihayet az bir kısmı Râfızîliğe dayandı.

Bu son hadisede devletin refleksi şaşırmış ve ne yapacağını tam kestirememiş bir görüntü arz eder. Bütün kodları çözülür sanki. Birikimini ve hafızasını kaybetmiş gibi davranır. Bu kaosu fırsat bilen Ebucehilin çocukları olanca çirkinlik ve nefretleriyle ortada boy gösterirler. Toplumun en itibarsız kişileri oldukları halde en muteberleri olarak ekranlarda ve vitrinlerde boy gösterirler. Devletin boşluğundan istifade ederek oraları doldurmaya çalışırlar. Elde ettikleri yetkileri en acımasız bir tarzda kullanmayı fırsat bilirler. Etiketleme en formel ve legal faaliyetleri arasındadır. İktidarı daha da zayıflatmak için en sinsi planları masumlar zümresini artırmak ve uzun vadede iktidarı en zayıf hale getirmektir.

Ne yazık ki devlet de bu zaafına yenik düşer gibi bir görüntü arz eder. Bu sinsi planları bir süreliğine görmez veya görmek istemez.    

Bir çok acılar çekilmiş ve masumlar mağdur edilmiş olsa da tarihsel tecrübelerini yeniden hatırlayan  ve Emevilik ile Haşimiliği beraberinde bulunduran siyasi otorite bir ülkeyi uçurumun kenarından alıverir. Ve Haşimi gibi görünen ve ümmetin en masum hallerini ve referans kaynaklarını kullanan, kökü dışarıda ucu içeride olan ve dini otorite gibi algılanan fırka-i dalleler de tarihin karanlık sayfalarına nefret ve öfkeyle yollanır.

Vaesefa vahesreta bu kavganın dine verdiği zarar akıllara ziyan ve gönüllere ömür boyu elem ve hicrandır. İslam tarihindeki hatta dinler tarihindeki en büyük fitnelerden biri olduğu kanaati bende çok elem verici bir haldir. Bunun hesabını da ancak mahkeme-i kübrada Allah soracaktır. Buradaki hesaplaşmalar ise yüreklere bir su serpme serinliğindedir. Kim Haşimi kim Emevi hatta Ebucehilin kim olduğu artık belli değildir. Tek emin olduğum kendimiz ve ailemizdir. Ve en masum tahassüngahımız da sadece burası olacaktır.  


[*] Haşimilerden kastımız özelde ehl-i beyttir. Genelde peygamberlerin varisleri olan ulemadır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Hüseyin Zavalsız 2018-06-18 10:01:11

Kur’an açık bir dille “Zalimlerin sonu helak olmaktır!” demiştir. Hz. Ali efendimiz Muaviye’nin hileleri karşısında yenilmiştir.

Hz. Ali efendimiz zafer için her yolu mübah görmediği için yenilmiş olsa bile ebediyyen kazanmıştır.

Hz. Ali’nin adalet-i mahzadan taviz vermemesi dünyevi yenilgiyi beraberinde getirmiş olsa bile gönüllerde kaybeden Muaviye olmuştur.

Hz. Hüseyin dünyevi iktidar için her yolu mübah gören Yezidiler tarafından hunharca katledilmiştir.

Kerbela’da adalet-i mahza ile zulüm karşı karşıya gelmiş, lakin zulmün hileleri görünürde galip gelmiştir.

Kılıcını güç sahiplerinden yana kullananlar Hz. Hüseyin ve pak ehl-i beytinin şahsında adaleti doğramışlardır.

Hakkı lime lime etmişlerdir.

Güçlü olanı haklı gören anlayış Yezidi bir anlayıştır.