Dünya hızlıca belirsizliğe doğru gidiyor. Belirgin olan her şey törpüleniyor ve belirsizliğin ufaltılmış parçası olarak değer kaybediyor. Belirsizlik gittikçe daha da güçleniyor. Peki nereye kadar? Bu kertede bir şeffaflaşma dünyayı nereye götürür? Zaman, mekan ve bu ikisi arasında üretilmiş değerler sisteminin hepsi bağışıklık sistemini kaybediyor ve kendisi olmaktan çıkarak ötekinin sınırlarına karışıyor, ötekinin varlık alanını daraltarak onu da yok ediyor.

Geleceğin dünyasında, -eğer küreselleşmenin yozlaştırıcı etkisinden yakasını kurtarabilirse-ancak kendisi kalanlar yer alabilecek. Kendisi kalan diller, kendisi kalan devletler, kendisi kalan inançlar, kendisi kalan medeniyetler, kendisi kalan değerler, kendisi kalan toplumlar, kendisi kalan sanatlar… Kendisi kalmak ne demek öyleyse ve kendisi kalmak ne kadar mümkün?.

Küreselleşme, ileri modernizm, vahşi kapitalizm yahut postmodernizm… Hangi terimle karşılarsak karşılayalım, içinde yaşadığımız dünyanın neredeyse bütün paradigmaları Batı’nın son üç yüz yıldır üretmekle kalmayıp bütün dünyaya pazarladığı değerler sisteminin –değersizlik sistemi mi desek- bizi getirip bıraktığı yerin adıdır bunların hepsi. Bir yönüyle de merkeze kendini koyarak kendi dışındaki her şeyi emmenin, soğurmanın, yok etmenin zamana, zemine göre değişen araçlarını meşrulaştırmanın varyantları…

Ha bire hayatımıza sokulan kavramların, nesnelerin, araçların ve hayata, insan aklına dair üretilmiş ne varsa hepsinin topyekun imhası için kuşatılmış, bilenmiş paranoyak iç dünyalardan sızan çarpık üretimler sürecinde yaşıyoruz…

Önceki yüzyıllarda karşıtlıklar üzerinden, ben-öteki ayrımından nemalanan Batı epistemolojisi, kendisi dışında kalan dinleri, ahlakları, estetikleri batıl ilan etmiş ve bir bütün olarak onların “norm”u dışında kalan her şeyi “anormal” karşılamıştır. Karşıtlıklar pazarı daralınca, mutlak karşıtları terörist ilan edip şeytanlaştıran bu sistem, kendine benzeyeni kutsama eğilimine girmiştir. Bütün bu süreçlerde elbette Batı, ötekileri kendine benzetmenin kolaylaştırıcı öğesi olarak değerlerini taşıyabileceği yerli taşeronlardan ciddi anlamda yararlanmıştır. Toplumun kendisine açılan kapısı olarak sosyal, siyasal ve kültürel hayatın profesyonellerini bu amaçla maharetli bir şekilde kullanmıştır.  Türkiye, dünyayı birkaç adım geriden takip ettiği için aramızdaki bazı profesyoneller, siyasette kaybedince bu kez kültür ve dil meselesine sarılıyor, söz konusu değersizleşme mücadelesini orada sürdürüyorlar. Ayrıksı olan her şeyin sistem dışı ilan edildiği ve türe özgü sınırlarların ortadan kaldırılmaya çalışıldığı bu süreçte, hayatın her alanında olduğu gibi dile yönelik olarak da bir kimliksizleştirme ve cinsiyetsizleştirme eğilimi görülüyor. Sözüm ona bu çevreler bitki, hayvan ve insanı bıraktık, dillerin bile vazgeçilmezi olan cinsiyet meselesini bir cinsiyetsizleştirme hamlesiyle ortadan kaldırıp dilin mensup olduğu bütün kültürel kodları iğdiş edeceklerini sanıyorlar.

Dünyadaki bu genel gidişattan bir şekilde haberi olacak ki Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök, siyasette yaşadığı hayal kırıklığını telafi etmenin bir yolu olarak Türk dilini düzeltmenin, ona ayar vermenin kaygısına bürünmüştür. Hazret, mensubu olduğu gazetede ne zamandır “kırmızı çizgimiz” nam bir slogan başlatmış ve Batı dünyasının Michel Faucoult’nun şahsında yaygınlaştırmaya çalıştığı “dünyayı yumuşatarak yutma” çabalarına bir kova su taşıma telaşına düşmüştür. Feminist hareketlerin arkasına saklanarak dünyanın kendi dışında kalan değerlerini iğdiş etmeyi amaçlayan bu harekete bir kazık da ben çakayım diye düşünmüş. Neymiş efendim? İnsanoğlu yerine insan nesli; adam değil yerine insan değil; baba parası yerine aile parası; adam kayırmak yerine insan kayırmak; adamakıllı yerine düzgün şekilde; iş adamı yerine iş insanı; devlet adamı yerine devlet insanı; hanım kız yerine terbiyeli kız” demeliymişiz? Dehaya bak, dilimize, kültürümüze ait ne kadar ayrıntı varsa ortadan kaldıracakmışız. Zaten internet marifetiyle edebiyattaki temsilinden hızlıca uzaklaştırılıp karikatüre yaklaştırılan dilimizde ne kadar zenginleştirici öğe varsa onları da hazretin dehası sayesinde çöpe atacakmışız. Ne kadar nüans varsa dinamitleyecekmişiz. Ne kadar sınır varsa kaldıracakmışız. Dünyanın başına bela olan sınırlar arasındaki korunaklı bölgeyi dilden kaldırarak dili de hadsizleştirecekmişiz.  Bırakın divan ve halk edebiyatımızı, Tanzimat’tan beri yazıla gelen romanlarımızda, hikayelerimizde, tiyatro metinlerimizde, denemelerimizde, velhasıl edebiyatın farklı alanlarında yer bulmuş ne kadar dil kullanımı mirası varsa hepsini bir çırpıda kaldıracak yerine hazretin teklif ettiklerini koyacakmışız. Oldu, Türk Dil Kurumu bir komisyon kursun, bütün bu kullanımların geçtiği Yakup Kadrilerin, Ömer Seyfettinlerin, Halide Ediplerin, Tanpınarların, Peyami Safaların, hatta hatta Oğuz Atayların, Tarık Buğraların örnek metinlerinde geçen “adamakıllı, devlet adamı, hanım kız” benzeri tabirleri çıkarıp yerine Özkök’ün teklif ettiği kelimeleri koysun. Sayın Özkök, bu dediğiniz proje gerçekleşirse önce varlık gerekçeniz -diyeceğim ama siz onları da okumamışsınızdır muhakkak- olan Nazımların, Yaşar Kemallerin, Fakir Baykurtların, Aziz Nesinlerin metinleri güme gider.  Çünkü özellikle kadınlara yönelik kaba bulduğunuz dil kullanımlarının en katmerlileri bu yazarların romanlarında bulunmaktadır ve bu, dilin kaba kullanımı değil doğrudan halkın hançeresinden fışkıran özünün temsilidir.

Etimoloji bilir mi bu arkadaş? Yok. Dil bilimci midir kendileri? Hayır. Gösterge bilimci mi? Değil… Dil felsefecisi mi? Haşa… Dil arkeologu mu? O da değil. Peki ne? Günlük magazin olaylarını toparlayan bir derlemeci, bir aktarmacı belki ama asla telif gelmez elinden.

Zavallı Özkök, siyasette yanağına yediği şamarın acısını dilinden çıkarmak istiyor kendince ya nafile… Genetiği değiştirilmiş salatalığın yerine bile yerli hıyar ekmeye başlayan bu millet dilinin kimliksizleştirilmesine, cinsiyetsizleştirilmesine, iğdiş edilmesine fırsat vermez, bunu anlayamadınız mı daha? Üstelik Türk Dil Kurumu’nun başında Türk dilini iyi bilen, dilin hassasiyetlerine vakıf, ehil bir dil bilimci var. Bu meseleye ileriki yazılarımızda tekrar döneceğiz ama bu vesileyle Türk Dil Kurumuna başkan atanan çiçeği burnunda meslektaşımız Prof. Dr. Gürer Gülsevin’i tebrik eder, görevinde başarılar dileriz.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Bekir Doğan 2018-07-26 00:52:53

Demek ki neymiş? İsim müsemmaya her zaman mutabık ve muvafık olmazmış. Mesela özsüz ve köksüzün birine özkök derler. Cinsiyet ifadesini eşitliğe aykırı bulan birine Er-tuğrul derler. Halbuki böylesine uni-sex bir isim ne güzel yakışırdı: Her-tuğrul. Kadına da erkeğe de hatta kadın ve erkek olmayana da her türlü uyar Hertuğrul.

banner623

banner624