Geçen pazar günü “Yazı ve Editörlük Dersleri” öğrencilerimle Birlik Vakfı'nda sohbet ederken bizim çok zengin bir mektup edebiyatımız olduğunu söyledim. Sonra da bazı yazar ve şairlerimizin mektuplarından örnekler verdim. Namık Kemal'in Magosa'da sürgünde bulunduğu sıralarda dostlarına yazdığı mektupların önemini ve edebî gücünü hatırlattım. Ki rahmetli Fevziye Abdullah Tansel bu mektupları iki cilt halinde neşretmişti. Tanzimat'tan sonraki devirde ediplerimiz arasında çok sıkı bir mektuplaşmaya şahit oluruz. Zira irtibat vasıtalarından biri mektup. Meselâ Namık Kemal ile Abdülhak Hamit, uzun zaman birbirleriyle yazışmışlardır. Dönemin bir başka meşhuru, gazeteci İbrahim Şinasi ile daha sonraki nesilden Ziya Gökalp ve Yahya Kemal'in de değerli mektupları bulunuyor. Velhâsıl, o dönem içinde edebiyatçılarımız ve daha sonraki nesil, bir haberleşme aracı olan mektubu, karşılıklı fikirlerin teati edildiği, sanat anlayışlarının anlatıldığı ve unutulmayan hatıraların nakledildiği birer vasıta (bizim için bugün vesika) olarak da mektubu kullanmışlardır.

İsim olarak zikretmek gerekirse, Cenab Şahabeddin, Abdülhak Hamit Tarhan, Muallim Naci, Ömer Seyfeddin, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Sıtkı, Ziya Osman Saba, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşar Nâbi Nayır, Kemal Tahir ve Mehmet Kaplan'ın da hatırı sayılır derecede mektubu bulunuyor. Bütün bunlar ve isimlerini anmadığım kalem erbabının mektupları bir araya getirilebilse, zannediyorum çok iyi bir ‘mektup antolojisi' vücut bulur. Daha eskilere gidecek olursak Fuzulî'nin ve İbrahim Hakkı Hazretleri'nin de yakınlarına ve dostlarına yolladıkları mektuplar vardır. İslâm âleminde geçmiş asırlardan bugüne bir çok âlimin, diğer bilginlere ve talebelerine yolladıkları mektupları var. Eh, faksın, cep telefonunun ve e-postalar ile internet imkânlarının olmadığı o yıllarda ediplerimiz, meramlarını uzak diyârlara başka nasıl anlatabileceklerdi ki?

Bu dersi işlerken, mektuplardan oluşan iki seçkin kitap ulaştı bana. Sâmiha Ayverdi'nin Mektuplar'ı. Beşinci ve altıncı cilt olarak günışığına çıktılar. Arkası sanıyorum gelecek ve mütefekkir yazarımıza gönderilen bütün mektuplar bir dizi halinde kültür hayatımıza kazandırılacak. İlkindeki mektuplar, Ayverdi'nin en yakın dostlarından üçüne ait. Safiye Erol, Sofi Huri ve Nezihe Araz… Sâmiha Uluant Ataman, titiz bir çalışmanın sonucunda bu eseri ortaya çıkarmış. Bilindiği gibi aynı ruh ve gönül dünyasına sahip olan bu dört hanımın mektupları da, hem fikir âlemlerini hem de inanç dünyalarını bütün berraklığıyla yansıtıyor. Ataman, mektupları derlerken gerekli açıklamaları yapmayı unutmamış, dipnotlarla bilinmeyen ve anlaşılmayan isim, kelime ve kavramları da izah etmiş. Kitap ayrıca orijinal fotoğraflarla süslenmiş. Hakkında ilk biyografi kitabını yazdığım Safiye Erol'un 20 Aralık 1963 tarihinde, vefatından bir yıl önce Sâmiha Ayverdi'ye yolladığı bir mektubu okuyalım isterseniz:

Sâmiha Sultanım, Seni telefonla mükerrer aradım. Kimse cevap vermedi. Hadi diyelim sen Konya'ya gittin. Evdekilere ne oldu? Nezihe'yi aradım, evde yok. Ben bir küçük kaza savuşturdum. Parmağımı taksi kapısına kaptırdım. Şükür Allah'a beterinden sakladı. Bu ufak tefek arızalarla seni ve diğer arkadaşları görmekten mahrum kaldım. İnşallah önümüzdeki salıya bekliyorum. Ah bu devran! Ah bu gönül! İşte zınk dedim kaldım. Fazla söylemeye mecalim yok. Eyvallah sevgili Sâmiham. Safiye.” Sâmiha Ayverdi Mektuplar 5, 168 sayfadan meydana geliyor.

İkinci kitap, yine Sâmiha Ayverdi'ye yazılmış mektuplardan oluşuyor. Bu sefer mektupları gönderen, Kemal Yurdakul Aren. Sâmiha Ayverdi'nin 4 Ocak 1963 tarihli mektubunu okuyalım: “Kuzum Benim, Sana sık sık yazamadığım için sakın üzülme. Hâlimi biliyorsun. Mâmâfih gene de buradan galiba seni arayıp haberlerimizi veren annen oluyor. İşlerin, vazifelerin yolunda, her zaman muvaffakiyetine duâcıyım. Sen mücâhidsin, mücâhid-i fisebîlillah!.. İsteyen istediğini yapsın, sen doğru bildiğinden şaşma! Bu gün okuttuğun çocukların, beş on sene sonra ‘Bizim bir Kemal Hocamız vardı ya, Allah selâmet versin, ben şu fikre onun sâyesinde ulaştım, şu sözleri ondan öğrendim!' diyebilmesi insan için en büyük mükâfat!... Neyse, sözü fazla uzatmayalım, gözlerinden öper, hayırlar ve sağlıklar dilerim! Sâmiha.” ‘Kuzu' iltifatını hak etmiş ve bu ismi kazanmış edebiyat muallimimiz, 22 gün sonra bu mektuba şu cevabı verecektir:

Annem, On beş gün önce yazmış olduğum mektubu almış olmalısınız. Onda biraz içimi dökmüştüm. Bu defa ramazan-ı şerîfinizi tebrik için bu mektubu yazıyorum. Sizin ve sizin şânınızda bütün büyüklerimin ve kardeşlerimin ramazanlarını tebrik eder daha nice nice mübârek zamanlara sağlık ve âfiyetle ulaşmamızı Rabbimden niyaz ederim. Bu temennimi bir zahmet Mehmet Dede'me ulaştırırsanız minnettar olurum. Kendisine yazılmasını arzu etmediği için yazmadım. Şimdilik bu kadar yazabiliyorum, anneciğim. Hürmetle ellerinizden öperim hayır duâlarınızı niyaz ederim. Kuzunuz Kemal.” Geçmişte yaşanmış bir devrin insanları arasındaki nezaketi, nezaheti, asaleti, zarafeti, sadakati, samimiyeti ve hassasiyeti gösteren ince, içli, zarif ve güzel mektuplar! Keşke mektup yazma geleneğimizi terk etmeseydik ve elektronik posta sığlığıyla yavanlığına hiç düşmeseydik. Eski iyi mektupları sevenlere, Kubbealtı Neşriyatı'ndan çıkan bu iki eseri tavsiye ediyorum.

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.