Hafızada saklanan her bir kelimenin/cümlenin hatırasını da beraberinde yaşamak  ilginç geliyor insana. Yıllar önce Bilim Sanat Vakfında derslerini takip ettiğimiz bir yazarın  Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hocalarının bölüme bir asistan almasını eleştirdiği yazısını okumuş ve yazı üzerinde sınıfta uzun bir muhabbet kurmuştuk.

İlahiyat Fakültesi hocaları bölüme bir asistan alacaklarmış. Ama iki aday arasında gidip geliyorlarmış.  Bir türlü karar da veremiyorlarmış. Nedeni Şu: Asistan adaylarından birinin İngilizcesi kuvvetli ama imanı zayıftı. Diğerinin ise İngilizcesi zayıf ama imanı kuvvetliydi. Nihayetinde nasıl bir karar aldılar bilmiyoruz. Fakat bu muhabbetin o dönemde yani 28 Şubat sürecinde yaşadığımızı hatırlayınca yazımın başlığına buna benzer bir cümle bulmak istidiğimi belirteyim.

O dönemde dinî bilgisi zayıf olanların din işlerine yüklendiği bir dönemdi. Şimdi ise durum farklı. Artık liyakatlı insanların imanı zayıf  ya da İngilizcesi kuvvetli diye ayrılmadığı bir dönemde yaşıyoruz. Fakat bu sefer de bilginin güç olduğu ve insanların hem bireysel hem cemmiyet hem de ülke hafızaları için yarıştığı bir dönemde yaşıyoruz.

Türkiye vatandaşlarının komşuları arasında en çok giriş çıkış yaptığı ülkeler arasında  Yunanistan ve Bulgaristan var. Halbuki komşularımız arasında en fakir olan ülke de bu ülkeler.

Türkiye'de insanın kültürel, ticari ve eğitim olarak en az giriş çıkış yaptığı ülkelerin başında İran geliyor. İran'ın başkenti Tahran genelinde 800 civarında Türkiyeli vatandaşların yaşadığını söylersek bunun garipsenebilir bir durum olduğunu düşünüyorum. Ama gerçek olan bu.

Halbuki bizim tâ Sasanilerden Gazneliler'e; Selçuklular'dan Osmanlılar'a kadar devlet geleneğimizin aynı olduğu (padişah, vezir) dinî değer ve argümanlarımızın aynı olduğu (Türkler İslamiyeti Araplardan değil İranlılardan öğrendi. Namaz, abdest) bir ülkedir İran. İran'da devlet (Selçuklu Sultanı  Tuğrul Bey, Sultan Melikşah, Vezir Nizamülmülk ), Edebiyat (Sadi, Hafız, Attar) ve felsefe-din (Gazali) alanında kıymet verdiğimiz değerler buralarda yaşamış ve vefat etmişlerdir. Hala hatıraları İsfahan, Tahran, Şiraz,Nişabur ve Tus'ta devam ediyor.

Meseleyi şuraya getirmek istiyorum. Türkiye'nin  irfanı, tarihi,felfese ve edebiyat kaynağı tartışmasız bu bu coğrafyadır. Kadim zamanlarda ta Avrupa içlerine giden Türkler merhum şairimiz Yahya Kemal'in deyimiyle “Mesnevi okuyarak ve pilav yiyerek gittik.” Bizler şimdilerde bu sözün altını doldurmalıyız. Evet vaktiyle doldurduk ama yine doldurmamız lazım. Sızmalar devam ediyor. Kültür de edebiyat da canlı bir varlık gibidir. Ve hareket halindedir.

17. Asra gelindiğinde bizim entellektüel camiadaki insanların Türkçe'nin yanı sıra Farsça da kitap yazabilirim, makale ve şiir yazabilirim diyebilmiştir ve bu minvalde çokça eser vermiştir. Hatta bu öyle bir hal almış ki Balkanlar'daki entellektüel hayatın içinde de Farsça yer almaktadır. O dönemin şair tezkirelerinde Mesela bir Balkan şehrindeki şair tanıtılınca onun hakkında anadan doğma Farsça konuşuyor, mesnevihan bir şair denilmiştir. Bosnalı büyük alim Abdullah Bosnevî'nin şerhini yaptığı Fususul-Hikem'in yanı sıra mesenevi şerhini de yaptığını söylememiz iddiamızı güçlendirecektir.

Gelgelelim günümüze. Bu sefer de konumuzla alakalı “İngilizcesi kuvvetli ama Farsçası zayıf” insanlarımız var. Neden Farsça öğrenmeliyiz. Açıkladım zannımca.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner623

banner624