Pek çok insan güvenlik tedbirleri en üst seviyede alınmış sitelerde, yerleşim alanlarında yaşamayı can-u gönülden arzu eder. Güvensiz yerlerden güvenli yerlere taşınmayı hicret sayarlar...

Nitekim Asr-ı saadette Habeşistan’a ve Medine’ye hicret olayı da bu düşünceyle gerçekleşmedi mi?

Çünkü güvenli yer demek; senin canının, inancının, namusunun, malının korunması demektir. Güvenli bölge demek, asayiş, huzur, barış, esenlik demektir.

Herkes güvenli bir yaşamın özlemi içinde değil mi? Bunun için, güvenlik alarmları kurulmuyor mu? Bunun için güvenliği sağlayan kurumlar açılmıyor mu? Bunun için asker, polis, şehri koruyan asayiş ve güvenlik güçlerine ihtiyacımız yok mu?

Ne var ki, güvenliğimizi emanet edeceğimiz kişiler ve kurumların kendilerini bozulmuşsa, güvenliğimizi nasıl ve nereden sağlayacağız?

Düşünün ki bir sitede teker teker tüm evler soyuluyor. Uzun araştırmalar neticesinde evleri soyanların sitenin güvenliğini sağlayan güvenlik elemanları olduğu ortaya çıkıyor. Güvendiğimiz dağlara kar yağmış olmaz mı?

Düşünün bir kışlada, bir yemek firmasının hazırladığı yemeklerden tüm erler zehirleniyor. Ölmek için savaşa gerek kalır mı?

En başta kişinin kendisi güvenilir olmalıdır!

Güvenin kötüye kullanımı, aslında çok geniş bir konu. Sadece bölgenin güvenli olması yetmiyor. İş, insanda bitiyor. İnsanda da aranan en temel vasıf, güvenilir kişi olmasıdır. Kişi güvenliğini, toplumda kurum güvenliği takip eder ve tabii ki bunların ardından devletin güveni gelir.

Kişi güvenliği deyince ne anlamalıyız?

En başta kişinin işinin ehli, sözünün eri olması gelir. Bir iş yaptırdığın kişi yaptırdığın işi iyi yapmazsa senin güvenini kötüye kullanmış, suiistimal etmiş demektir. Veya verdiği sözü yerine getirmezse ve işini söz verdiği vakitte bitirmezse, bu da ayrı bir güven suiistimalidir.

Allah Resulü mü’mini tarif ederken; “elinden ve dilinden insanların zarar görmediği, kayıp ve korku duymadığı, kendini ona karşı güvende hissettiği kimsedir” diye tarif eder. Kur’an’da peygamberlerin hakkaniyet ve doğruluklarını ispat konusunda onların resul-i emin, yani güvenilir peygamberler oldukları nazara verilir.

İslam’da selama ve selamlamaya büyük değer verilme sebebi de budur. Çünkü selamlaşma, güvenin simgesidir. Barışın parolasıdır. Muhataba, “benden sana zarar gelmez. Benden korkmana gerek yok. Bana güven...” manası, selamın içinde vardır.

İnsan ilişkisinde güven kavramı o kadar önemlidir ki, Allah Resulü, anne-babanın evladını aldatmasını yasaklamıştır. Hatta hayvanını aldatmasını bile yasaklamıştır.

Bu aldatma nasıl olur?

Anne baba, oğullarına, yanlarına getirebilmek için, “oğlum yanıma gel, sana şunu vereceğiz” diye seslenseler ama çocuk yanlarına gelince de, söyledikleri o şeyi vermeseler; Allah Resulü bu davranışı yalancılık olarak tanımlamıştır ve büyük bir güven krizi olarak görmüştür. Anne-baba, bu davranışlarıyla kendi elleriyle oğullarına güvensizlik aşılamış olurlar. Hem kimseye güvenilmemesi gerektiği hem de kendisinin de güvenilmez işler yapmasında sakınca olmadığı duygusunu etraflarına telkin etmiş olurlar.

Aynı yasak, hayvana avucunda yem varmış gibi gösterip yanına getirmek, ama onu yakalayınca da yem vermemek halinde de geçerlidir. Bu da bir aldatmadır, güven suiistimalidir.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.