İslam, sadece maneviyatına kaçılacak, dünyanın bütün cefası karşısında bir mağara olarak sığınılacak bir din değildir. İslam’ı hayatın dışına atıp hayatın kendisini başka inanışlarla, başka ideolojilerle, başka telakkilerle, başka anlayışlarla doldurursanız, bu İslam’a değil sadece Müslümanlara zarar verir. Allah’ın dini bâkidir, kıyamete kadar koruyucusu da Allah’tır. Vaktâ ki kendisine inanan tek bir kul kalsa dahi.

Şimdi gelelim neden böyle bir konuya temas ettiğimize... İslam’ı hayatın dışına atan anlayışa göre din, sadece insana manevi rahatlama sağlayan, dünyanın kirlerinden insanı koruyan, dünyanın cefası karşısında rehabilite olunacak  bir kurum olarak algılanabiliyor. Tek başına bu görüş, İslam’a büyük bir haksızlıktır, Allah ve Resulü’nün somut hayata dair emir ve yasaklarını, kural ve kaidelerini hayatın dışına atmak, en kötü ihtimalle işin bu boyutuyla ilgilenmemektir. Nefs terbiyesi, riyazet elbette önemlidir, gereklidir. Ancak Budizm’de olduğu gibi tamamıyla terk-i dünya ederek bir rahip gibi hayatın dışına çıkmak, İslam’ın insanlığa sunduğu mesajı algılamamış olmak demektir. En basit söyleyişle İslam, bir hayat dinidir. Bütün veçheleriyle hayatın içine gelmiştir, insanın ve insanlığın hayatını kuşatır.

İslam’ın Eylemsel/Dinamik Boyutu

Din; ekonomiye, sanata, siyasete, ibadete, itikada, amele, kalbe, yani somut ve somut olan her şeye dair genel kaideler koyar. Hayatın her noktasında bizden bu kaidelere riayet etmemizi ister. Bu kaideler bazen bir şey üzerinde sabit durmayı hatta ısrarı emrederken bazen de bir şeyleri değiştirmeyi ister. Din bu yönüyle hayatın hem statik, hem de dinamik olan tarafıyla meşgul olur. Namaz, emredildiğinden bu yana dini sabit kaidelerinden birisidir. Kıyamete kadar da öyle olacaktır. Mesela namazı (haşa) kaldırıp yerine başka bir şey ikame edemezsiniz. Dinin sabiteleri bu anlamda dokunulmazdır, şer’i hükümlerle zırh altına alınmıştır. Bir de dinin dinamik boyutu vardır ki insandan hem kendi nefsinde hem de dış dünyasında bazı değişiklikler yapmasını ister. Bu alan statik değildir, alabildiğine eylemsel ve alabildiğine dinamiktir. Mesela nefsi kontrol altına almak, şeytanla daimi olarak mücadele etmek, şeytana ve hilelerine teslim olmamak insanın iç dünyasındaki manevi dinamizm alanlarıdır. Dinin bir de insanın dış dünyasındaki dinamizmine temas eden tarafı vardır ki o da mesela faizle mücadele etmek, adaleti ayakta tutmak, akrabaya yardım etmek, zulme karşı cihad etmek, haksız kazançla, servet temerküzüyle mücadele etmek bunun önüne geçecek tedbirleri almak ve buna benzer pek çok konu insanın toplumsal plandaki sorumluluklarına yani dinin somut hayatın içindeki etki alanına işaret eder.

Din hayatımızın neresinde?

Şimdi biraz daha derin kazalım. Mesela ekonomik hayata ilişkin din ne söyler? Bazılarına göre din, beş vakit namaz, abdest, oruç ve gücü yetene zekat, hacdır, din dünyalık işlere karışmasa daha iyi olur. Bazılarına göre din, sadece Allah’la kul arasında bir vicdan meselesidir. Öyle çok ibadete filan da gerek yoktur, kişi laik bir varlık olarak sadece inansa ve vicdanını temiz tutsa yeter. Kimine göre de din tamamıyla sosyal hayattan çekilmeli, insan, dünyalık işlerini aklıyla, bilgisiyle, bilimle, fenle çözmelidir. Oysa ki hakikat bunlardan hiç birisi değildir. Evet din –ki burada özel anlamıyla İslam– hem bir inanç sistemi, hem bir kalp ve vicdan işi, hem de insanın hayatının her veçhesi için söyleyecek sözü olan bir yaşam sistemidir. Mesela İslam ekonomiyle ilgilenir. Neden? Çünkü İslam’ın pek çok ilkesi somut hayatın içine nüfuz edecek şekilde tasarlanmıştır. Vahyin bir gayesi insanı bireysel terakki ile Allah’a yaklaştırmakken, diğer gayesi insanı toplum içinde adil ve hakkaniyetli bir düzen kuracak varlık haline getirmektir. Yani dünyalık işler için İslam insanı yalnız başına bırakmaz, onun eline ilkeler, kaideler, emirler, yasaklar ve tavsiyeler verir. Meseleye bu perspektiften baktığımızda mesela Müslüman’ın iktisatla olan ilişkisi ne olmalıdır? Müslüman’ın siyasetle ilişkisi ne olmalı, nasıl olmalıdır gibi özel ve ehemmiyetli sorular çıkar karşımıza! Bugünün insanını en çok ilgilendiren hayati bir alan olarak iktisat konusunda Müslümanlar nasıl bir tavır almalılar? Piyasa ile, kapitalizmle, sermaye ile, mal ve dünyalık ile ilişkilerimiz nasıl olmalıdır? Kurulu iktisadi sistemin tamamıyla dışında kalmak pratik olarak mümkün olmayacağına göre mesela bugünün kapitalist dünyasında nasıl davranmamız gerekecektir? Şunun hakkını vermek yerinde olacaktır ki, Müslümanlar bu dönemde para, mal, piyasa ile olan ilişkilerini sağlıklı bir zemine oturtacak düşünsel ve eylemsel adımları atmadıkları müddetçe hem dünya ile olan ilişkilerini hem Allah’la ile olan ilişkilerini hem de Ahiretle olan ilişkilerini sağlıklı bir zemine oturtamayacaklardır. Bir taraftan aç bırakılmış, sefil bırakılmış, geçim derdine düşürülmüş, üç kuruşun gözüne baktırılan insan kitleleri büyük kapitalistlerin tam anlamıyla kulu, oyuncağı haline gelmişken öbür tarafta bu gayr-i adil ve evrensel hakkaniyet kurallarına dahi uymayan bu vahşi kapitalist düzeni kuranlar büyük servetler üzerinde oturarak dünyanın kaderini belirlemeye devam ediyorlarsa burada şu soruyu sormak gerekecektir: Nereye gidiyoruz? Gelecekte nerede olacağız? Sistemin efendileri ile köleleri arasındaki ilişki nereye yürüyor? Zalim, vahşi, gayr-i adil kapitalist sisteme köle olmaya devam mı edeceğiz, bu sistemin değişmesi için çareler arayacak mıyız? İçinde boğulup kaldığımız faizci düzeni nasıl değiştireceğiz? Ekonominin kurallarını belirleyen küresel egemenlerin varlığından son derece memnuniyet duydukları finans, faiz, borsa gibi soyut iktisadi ilişkilere karşılık gelen kurumlarla ilgili düşüncelerimiz neler?

Ekonomiyi İslami Perspektiften Sorgulamamız Lazım

Bütün bunları dini, İslami bir perspektiften sogulamamız gerekmiyor mu? Eğer içinde bulunduğumuz düzenden şikayetçi isek, mesela siyasi gücü elimizde tuttuğumuz şu günlerde bu düzenin bizim istediğimiz bir kulvara çekilmesi için bir çabamız mevcut mu? Yoksa cari sistem içerisinde arkadan dolanmaya günümüzü gün etmeye devam etmek ve küplerimizi doldurmak daha mı çok hoşumuza gidiyor? Bütün bu soruların cevaplarını Müslümanlar olarak vermek zorundayız. Dünyalıkla ilişkisini doğru yönde düzenleyemeyen insan, onurunu, şahsiyetini kaybeder, dünyalığa tamah eden ve tapar hale gelen insan bu şahsiyet kaybı sonrasında Allah’la olan ilişkisini de doğru yönde tayin edemez. Maddenin esiri ola aynı zamanda maddenin emrine girmiş demektir. Maddenin emrine giren maddenin belirlediği kurallara göre yaşamak zorunda kalır. Vahşi kapitalizm de böyledir. Gele gele geldiğimiz ve savrulduğumuz nokta ne yazık ki abdestli kapitalizmin ta kendisidir. Bu da eninde sonunda bizi şu noktaya savurmuştur: “Aman sen de bugün küpümü doldurayım da yarın için bir şeyler düşünürüz, musluk akarken bakmaktansa küpü doldurmak evladır. Üzerinde düşünmeye gerek yok cari sistem tıkır tıkır işliyor, iyi de para kazanıyoruz, işler yerinde, iktidarı da bu düzende tahkim edebiliyoruz, öyleyse bu düzeni şimdilik değiştirmeye gerek yok, hele biraz daha güçlenelim bir düşünürüz.” Maalesef tam da bu noktadayız. Bu noktada olduğumuz için de bir türlü belimizi doğrultamıyoruz.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
BÜLENT BEKTAŞ 2018-04-18 11:19:33

sevgili kardeşim somut çözümler ne zaman önerilecek mesela günümüz ekonomik sisteminde enflasyon kadar faiz harammıdır değilmidir? vade farkı faizmidir değilmidir? ömrünün sonuna kadar kira ödeyip kiracı kalmakmı yoksa k