İktidar olma ve muhalefet etme sürecinde başvurulan yöntemler, savunulan düşüncenin insani, ahlaki ve vicdani boyutunu ortaya koymaktadır. İslam düşüncesinde muhalefet yapma ve muhalif davranma geleneği, temelde bir yaşam tarzı ve ahlak biçimi olmaktan ziyade; hakkı, hakikati ve adaleti savunmak, adil şahidlik yapmak çerçevesinde şekillenmiştir. Müslümanların ve diğer inanç sahiplerinin ibadet hürriyeti ile mal, can, nesil ve akıl ehemmiyetinin teminini savunmak, marufu; ilahi ve nebevi bir tavır olarak yaşam tarzı haline getirip bu doğrultuda fert ve toplum olarak hareket etmek, ideal İslam toplumunun en belirgin vasfı olarak tanımlanmıştır.

Kur’an’ı Kerim’de zikrolunan peygamberlerin tevhit mücadelesinde ve de sahih, mutedil İslam geleneğinde “hedefe giden yolda her türlü davranış meşrudur” şeklinde bir yaklaşım asla söz konusu değildir. Zulme, adaletsizliğe karşı çıkmak; erdemli, ahlaklı bir duruş ve insani bir tavır iken, bu süreçte ortak yaşam alanlarını tahrip etmek, insan ve canlı hukukuna kastetmek, asla tasvip edilmemiştir. İslam tarihinde yer yer marjinal bir takım siyasal toplumsal kesimlerce icra edilen ve temel İslami yaklaşımın içinde kabul görmeyen şiddet ve ifsad eksenli tahripkâr akımların ve bugünkü muadillerinin (DEAŞ, EL-KAİDE, BOKO-HARAM, FETÖ) büyük oranda İslam düşmanları tarafından desteklendiği ve ümmetin geneli tarafından savunulan vasat düşünce ile yaşam tarzına karşı palazlandığı bir hayal değil, yakinen şahid olduğumuz bir vakıadır.

ÇATIŞMA ve KAOS, ALTERNATİF OLMAMIZI ÖNLÜYOR

Net olarak dillendirilmese de Batı medeniyeti kendisini ve tüm yeryüzünü helâka götürecek bir ahlaki ve siyasi kriz ile karşı karşıyadır. Alkol ve uyuşturucu kullanımı, aile kurumunun ve aile mefhumunun bitmesi, evlilik dışı birlikteliklerden doğan çocukların oranının yer yer %70’lere varması, fıtrat dışı cinsel davranışlar kontrol edilebilir seviyeleri aşmıştır. Bu krizin oluşmasında elbette ki Batının hayatı ve evreni salt bir mekanik düşünce tarzı ile anlamaya ve anlamlandırmaya çalışması, kutsal olan ile irtibatını koparması ve mütekebbir bir bakış açısı ile kendisinden neşet etmeyen tüm siyasal ve toplumsal çözümleri red etmesi etkili olmuştur. İslam dünyasındaki şiddet ve kaos hareketleri, Batı medeniyetinin bu anlamdaki tıkanıklığını ve çaresizliğini maskelemekte ve İslam’ın güçlü bir alternatif olmasına set çekmektedir. Tarih boyunca insanlığa büyük acılar yaşatan Hıristiyan din anlayışı, Fransız ihtilali ile birlikte yerini seküler ve milliyetçi akımlara bırakmış, bu saiklerle meydana gelen büyük toplumsal hareketler neticesinde milyonlarca insan katledilmiştir.

Batıda yaşanan yüzyıl savaşları, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında katledilen milyonlarca candan sonra Batı dünyası adeta savaşarak barışmayı acı bir şekilde öğrenmiştir. Yaşanılan bu büyük yıkımın verdiği ders sonrası yarım asrı geçen sürede Avrupa'da Hıristiyanlar arasında (Sovyet Bloku’nun ve Yugoslavya’nın çöküş süreçleri istisna tutulursa) sıcak şiddetli çatışmalar yaşanmamıştır.

Batı dünyasında yaşanılan ahlaki kriz ve buhranın maskelenmesinde yeryüzünün diğer yerlerinde yaşanan savaş, iç çatışma ve dikta yönetimlerin varlığı yanında, batının kendi toplumları içerisinde ve sadece kendi insanı için oluşturduğu standart adalet anlayışının da etkisi olduğu açıktır. Batı dünyasında yerleşik ve asli toplumlar için uygun görülen insan hakları, fikir-düşünce-seyahat ve teşebbüs hürriyeti, hukuk, demokrasi, şeffaflık ve hesap verilebilirlik, söz konusu olan özellikle göçmenler ve Müslümanlar olunca çok rahat bir şekilde rafa kaldırılabiliyor.

Bazı Avrupa devletlerinin Ortadoğu’daki iç çatışmalar ve savaşlarda kabul ettiği mülteci sayısı ancak yüzlerle ifade edilmekte, bunun için dahi referandum yapılması tartışılmaktadır. Dünyanın en zengin kişi başı gelire sahip İskandinav ülkelerinde ülkeye giriş yapan mülteci kadınların ziynet eşyalarına, değerli takılarına, yüzük, kol saati v.s el konulması bunun en bariz örneğidir. Vasıfsız işlerde çalıştıracak yeterince genç nüfus bulmakta zorlanan Almanya’nın nisbeten daha fazla mülteci kabul etmesi, bu sorunda yaşanan genel devlet ve toplum reflekslerini değiştirmiyor. Almanya başbakanı A. Merkel’in ‘Mekke ve Medine mültecilerin yaşadığı yerlere daha yakın, ancak mülteciler bize geliyor’ sözü acı bir gerçeği de dile getirmektedir. Aynı şekilde İslam dünyasındaki kitlesel göçler karşısında zengin Körfez ülkelerinin kapattığı kapılar, kendileri açısından tarihe not düşen bir utanç vesikasıdır. Umre ve Hac ziyaretleri için Suudi Arabistan ziyaretinde bulunan herkesin müşahade ettiği gibi, rutin işlerde çalışanları bırakın, Beytullah’ın temizliğinde dahi çalıştırılanların 200-250 dolara çalıştırıldığını ve hiçbir sağlık sigortasına tabii olmadıklarını, emeklilik tarzı sosyal haktan tamamen mahrum olduklarını ve yer yer de insanlık dışı muamelelere de maruz kaldıkları biliniyor. İslamın en kutsal mekanlarının hizmetini yapan, temizliği ile ilgilenen ve çoğu binlerce kilometre uzakta ailesinden ayrı yaşayan insanların birer dilenciye dönüştürüldüğü bu Arap cahiliyesi kast sistemi, ne kadar adil olabilir, ne kadar İslami olabilir?

Yıllarca İslam ülkelerindeki en masum muhalefet hareketleri dahi zalimce muamele görmüştür. Maalesef, İslam dünyasında yaşan bu hoşgörüsüzlük ve tahammülsüzlük sıcak çatışmalara dönüşmüş, milyonlarca Müslüman kendi iç çatışmalarında öldürülmüştür. Irak, Suriye, Libya, Yemen, Cezayir, Mısır gibi ülkelerde yaşananlar, yeni bir muhalefet etme ve iktidar olam ahlakını ve yöntemini acı bir şekilde biz Müslümanlara icbar ediyor. İnsani ve İslami muhalefet tarzı olan EMR-İ BİL MARUF, NEHYİ ANİL MÜNKER anlayışının iktidar ve muhalıf yapılar tarafından anlaşılamadığının ve anlaşılmak istenmediğini acı bir şekilde görüyoruz. Siyasi ve politik kaygılar bir çok alanda insani ve İslami kaygıları geri plana itiyor. En son küçük bir Körfez ülkesi olan Katar’a karşı şahin kesilen Suudi Arabistan, Mısır, BAE gibi bazı ülkelerin Siyonist İsrail karşısında yakın geçmişte içerisine düştükleri zelil ve sefil tavır ortada iken, dile getirilen farklı bir sesin ve yaklaşımın nasıl muamele gördüğü açısından manidardır. Suudi Arabistan ve ABD’nin bazı uygulamalarını kınayan ve ABD’nin İslam dünyasında yaptığı katliamları eleştiren Hindistanlı alim Süleyman Nedvi, Umman’dan sınırdışı edildi. Suud Krallığının yaptığı kimi uygulamaları red eden yüzlerce İslam alimi, gayri insani şartlarda Suud hapishanelerinde tutulmaktadır. Yaptığı hadis çalışmaları ile ünlü hadis alimi İbn-i Hacer el-Iskalani’den (1372-1448) sonra yaşamış en büyük hadis alimlerinden Süleyman el ULVAN ile yine dokuz hadis kitabını ezberleyip 65 akademik vasıflı kitap yazan hafız Nasır el-FAHD halen cezaevindirler. Afganistan’ın işgali sürecinde Suudi Arabistan’ın ABD’ye verdiği desteği eleştiren bir çok alim tutuklanmıştır. Bugün Suud Kralının ekonomi bilgisini sorgulayan, giydiği elbisenin rengi ve kesimi ile ilgili mizahi bir yorumda bulunan bir kişinin uğrayacağı akıbet hakkında hiç kimsenin net bir kanati yoktur. Çoğu Arap ve İslam ülkesinde de maalesef bu meyanda durum farklı değildir.

SÜNNETULLAH UYARIYOR: İÇ ÇATIŞMANIN SONUCU TOPYEKÜN YIKIMDIR VE ÇÖKÜŞTÜR

Allah Resülü’nün(SAV) ganimet paylaşımını beğenmeyip itiraz eden bedeviye karşı gösterdiği olgunluk, Hz Ebubekir’in yapıcı eleştirilere karşı gösterdiği müsamaha ve Hz. Ömer’in mehir konusunda kendisini düzelten yaşlı kadına karşı ümmetin huzurunda takındığı Nebevi tavır üzerinden bir icraat ve muhalefet okuması mümkünken, özellikle hilafetin saltanata dönüştüğü İslam tarihinin ilk dönemlerinden itibaren iktidar sahipleri ile muhalefet edenler arasında kanlı çatışmaların yaşandığı inkâr götürmez bir gerçektir. Tarihi gerçekleri red ve inkâr ederek, sağlam bir muhakeme ve muhasebe yapmadan ideolojik manüpülasyonlarla meseleyi örtbas etmekle bir yere varmak mümkün değildir. İslam dünyasında Kur’an ve sahih sünnet üzerinden mutedil, adil bir iktidar olma ve muhalefet etme geleneği ve içtıhadı geliştirilmezse, maalesef hasımlarımıza ve yeni haçlı seferlerine gerek duyulmadan medeniyetimizin kültür, sanat, mimari ve siyasi birikimi tamamen heba olacak. Şiddeti ve zulmü bir etnik grupla veya mezheple özleştirmek hiç kimseye fayda sağlamıyor.

Bölgemizde ve İslam dünyasında etnik ve mezhebi temelli bölünmeler tarihte görülmemiş bir hal alıyor. Balkanlarda ihdas edilen şehir devletçiklerini aratırcasına, aynı şehrin mahalleleri dahi bölünmüş ve mikro nüfuz alanları oluşmuştur. (Bağdat'ın sünni ve şii Arap mahalleleri, Kerkük'ün şii Türkmen, sünni Türkmen, sünni Kürt mahalleleri vb.) Çatışmaya dönüşen nüans farklılıkları ve yaklaşım tarzları ile içe yönelen toplumsal enerji, nihayetinde ana gövdeyi çökertmiştir. İslam dünyasının kadim kentleri Şam, Bağdat, Yemen, Halep, Musul ve Kerkük’te bugün yaşananlar ile tarihte Bağdat ile Endülüs’te yaşananlar, aynı sonucu doğuruyor. Çünkü bu meselede sünnetullah’ın ikazı açık ve nettir.

“Allah’a ve resulüne itaat edin. Nizaya (tartışmaya, çatışmaya) girişmeyin. Sonra gevşersiniz gücünüz ve kuvvetiniz (devletiniz) gider. Sabredin, muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.” Enfal/46


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.