Hiçbir zaman “İslamcı” olduğumu söylemedim, ama kendisini böyle tanımlayan ve dünya görüşünü bu şekilde ifade eden bir çok arkadaşım oldu, onların bu tercihlerine hep saygı duydum. Birbirimizi hiçbir zaman dışlamadık, aksine bir araya gelip koyu sohbetlerde bulunduk. Esasen, “İslamcı”, “Türkçü” gibi kavramların bize sonradan geldiğini, ithal olduğunu ve aslında toplumun büyük bir ekseriyetinin kendisini bu şekilde tarif etmediğini düşünenlerdenim. Bizim insanımız, kendisini daha ziyade ‘Müslüman', ‘milliyetçi', ‘muhafazakâr', ‘mütedeyyin' hatta ‘mutaassıp' şeklinde anlatır.

         Bugünlerde bu kavram gündemde. Çok konuşuluyor, hakkında yazılar yazılıyor. Bir kavramı benimser veya etmezsiniz, o sizin tercihiniz. Ama sizin gibi düşünmeyenleri acımasızca eleştirmek, karalamak, hatta aşağılamak ayıpların en büyüğüdür. Geçenlerde ismi lâzım değil muhafazakâr bir gazetede iki köşe yazarımızın yazılarına baktım. İkisi de “İslamcılık” üzerinde fikirlerini beyan ediyorlardı. Tabii eleştiri sınırı aşılmış şekilde, fikirler taban tabana zıt. Biri İslamcılığı şiddetle savunuyor, diğeri ise bu kavramın Batılılar tarafından içimize sokulduğunu öne sürüyordu. İnanıyorum ki, iki yazarımız da aslında niyetleri ve amelleriyle aynı yolun yolcusu, aynı hedefin takipçisi, aynı dünya görüşünün mensubudur.  Kimbilir kaç camide birlikte namaz kıldılar ama bir araya gelip ayran içmedikleri, tanışıp konuşmadıkları için, böyle ayrı düştüler.

 

Müslümanım demek yeterli mi!

Herkes İslamcı olmak zorunda mı? Elbette hayır! Herkes herhangi bir tarikat veya cemaat mensubu olmaya zorlanamayacağı gibi İslamcı olmak da bir tercih meselesidir. Bir üst rol gibi görülmüştür. Peki hakikaten öyle midir? Dün yaşamış, bugün de aramızda olan bir çok İslam âlimi vardır ki, kendilerini ‘İslamcı' diye tanımlamaz, sadece ‘Müslüman' olduklarını beyan ederler. Peki bu beyan, inançlı biri için yeterli bir rütbe değil mi?

         Elbette Ziya Paşa'nın dediği gibi “Barika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar.” Hakikat güneşi, fikirlerin çarpışmasından doğar, elhak doğru. Ama bu çarpışma, fikir teatisi, münazara ve ilmî münakaşa şeklinde olmalıdır. Yoksa muharebe tarzında değil. Biz musahabe, münakaşa, münazaradan ziyade mücadeleyi hatta muharebeyi seviyoruz. Keşke bu kabil kavramları yazılarında ele alan, bu konuda hüküm yürüten köşe sahibi yazar dostlarımız, bir araya gelip kendi aralarında beyin fırtınası estirse… Ne güzel olur. Köşe yazılarındaki bu saldırgan üst dil, birleştirici olmuyor, aksine ayırımcı hatta nefret ettirici lisana dönüşebiliyor. Anadolu'da herhangi bir tekkeye, dergâha veya menzile devam eden mürit, ‘İslamcı' sınıfına dahil midir? Peki bunu kendisi kabullenmiyorsa ne yapacağız? Müslüman vasfını yeterli buluyorsa buna ne diyeceğiz? Veya dinî cemaatlerden (teröre bulaşan ihanet örgütü hariç) birisine devam eden mütedeyyin vatandaşımız, ‘İslamcı' olmak, öyle görünmek zorunda mı?

Hırçın bir dil var

         Çok hırçın bir dil kullanıyoruz, üslubumuz bozuk. Bırakın farklı mahalledekileri, aynı fikir sokağının, aynı inanç semtinin mensupları bazı kalemşörler bile birbirlerine doludizgin giriyorlar. Gören de cephede yedi düvelle çarpışan bir mücahit asker sanacak. Birisi diyelim ki yazısında Sultan Abdülhamid ile Mehmed Âkif'i birlikte hatırladı ve ikisini de rahmetle andı. Gelsin zehir zemberek yorumlar! Hemen bir grup Abdülhamidçi, bir grup da Âkifçi oluveriyor. Kimisi de cahil cesaretiyle daha ileri giderek Bediüzzaman'ı da bu kavgaya dahil ediyor. Ayıptır, yazıktır, günahtır. Geçmişte aynı kutlu hedefe yürümüş, aynı mukaddes gayeye hizmet etmiş, aynı hassasiyetleri taşımış şahsiyetleri dövüştürmeyelim. Bu davranış, kimseye fayda sağlamaz, aksine mukaddesata inanmayan güruhu sevindirir, onları ziyadesiyle mutlu eder.

         Aynı şehrin farklı mahallelerinde oturan edipler, kıyasıya mücadele ediyor. Gören de sanacak ki, kanlı bir meydan muharebesine dalmışlar. Karşılarında küffar kuvveti varmış gibi amansızca hücum ediyorlar. Kardeşim, birbirinizden ne istiyorsunuz? Nedir bu kör dövüş, nedir bu şuursuzluk! Emperyalist Batı, saldırılarını her geçen gün artırırken, çeşitli terör odakları ihanetlerine devam ederken siz birbirinizden ne istersiniz? Hani siz kardeştiniz, inananlar kardeşti güya, yoksa siz Rabbimizin bu ayetini unuttunuz mu?

         Din Kardeşliği Şurası

Diyanet madem ki dinî konulardan sorumludur. Bence halktan önce aydınlarımızın, dinî cemaat ve tarikat idarecilerinin katılacağı “Din Kardeşliği Şurası”nı hemen ihdas etmeli ve hayata geçirmelidir. Böyle bir kurultay en az altı ayda bir  tekrarlanmalıdır. Yazıp çizen yazarları, fikir adamlarını, akademisyenleri, ilahiyatçıları, sanatkârları ve diğer kanaat önderlerini bir araya getirip Müslümanların birbirine ‘kardeş' olduğuna ikna etmelidir. Tabandaki ifrat ve tefrit düşünceler, aşırı söz ve davranışlar ile kör taassup, ancak böyle kavi durmakla önlenebilir, fanatizmin önü kesilebilir. “El mü'minune ihvatün.” ayetinin Türkçesini de açıklayalım: “Müminler kardeştir.” Var mı itirazı olan? Öyleyse bu ilahi emre kalben inanan ey müminler, ey dünyaya nizamat getirmeye çalışan Müslümanlar, kardeş olun! Bu doğru bakış açısı, bu geniş ufuk ve muazzam hakikat, sizin ilk önceliğiniz, tek şartınız ve kabulünüz olmalıdır. Başka dayatmalar, peşin hükümler ve farklı mensubiyetler değil!


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.