Müslümanlar için kutsal sayılan Ramazan ayının hemen başlangıcına denk gelecek şekilde Filistinlilere ölüm yağdırmak İsrail’in rutinine dönüştü adeta. Neredeyse her Ramazan Müslümanlara içinde bulundukları ‘zilleti’ anımsatırcasına açık cezaevine çevirdiği Filistin’i ve esaret altına aldığı Filistinlileri gerekçesiz şekilde ölüme, yıkıma, aşağılamaya tabi tutuyor. Endülüslü Müslümanların iki yüz-üç yüz yıl boyunca yaşadığı yok oluş trajedisinin emarelerini taşıyan bu süreç bu yıl da İsrail-ABD konsorsiyumu ile yeniden teyit edildi. Periyodik hal alan bu zulüm anaforunun teknik bir arıza, beklenmeyen bir yol kazası olmadığı açık. Şairin tespitiyle her şey biz yaşarken oluyor. Gizli saklı bir şey yok! Ne planını gizleyen var ne de bu planı için her şeyi mubah gören ahlaksızlıktan utanan var!

Duygusal tepkilerle bu anafordan çıkamayız

İslam dünyası için sembolik anlamı hayli büyük ve hafızalarda çağrışımları kabarık olan bir tarihin yıldönümünde, Müslümanlara meydan okunan bu zor zamanlarda, benliğimizi saran utancın ve kronik zilletin bitmesi için bazı şeyleri derin ve uzun düşünmemizde zaruret var. Mısır’ın, Suudi Arabistan’ın, Körfez ülkelerinin ibretlik tutumlarının yanı sıra Kuzey Afrika’dan Uzak Asya’ya İslam dünyasının görünümü umutsuz bir vakıa olarak önümüzde dururken anlık kabarmalarla, duygusal tepkilerle bu anafordan çıkamayacağımız aşikâr. Filistin meselesi İslam dünyası olarak içinde bulunduğumuz içler acısı hali görünür kılması açısından önemlidir. Rahmetli Nurettin Topçu ‘eğitim sistemimizin iki eksiği var: Birisi eğitim diğer sitem’ şeklindeki tespiti bana ‘İslam dünyası’ terkibimizi hatırlatıyor. İslam dünyasının da iki eksiği mevcut: Birisi İslam diğeri ise bütünlük ima eden anlamıyla dünya. Uzun zamandır ‘ismi var kendi yok’ İslam dünyasının bir varlığa, ağırlığa, iradeye dönüşmesi elbette uzun ve meşakkatli bir yolculuğu gerektiriyor. Öncelikle de İsrail’i anlık bir kriz, ABD’nin, Trump’ın hatta Batı’nın yürüttüğü siyaseti ana akım siyasetin dışında görmemekle başlamalıyız sanırım. ABD’nin ve Batı’nın İsrail ve İslam dünyası arasındaki ilişkisinde konsept her halükarda İsrail lehine işlemek üzere yapılandırılmıştır. İsrail’in bu bölgede kurulması da aynı konseptin uzantısından başka bir şey değildir. Bu işleyiş içerisinde desteklensin veya yerilsin, tüm bunların İsrail’i daima esirgeyen, kollayan küresel statükonun meşru opsiyonları olduğunu bilelim. Batılı liderlerin, AB ve BM sözcülerinin söylemi de zaten bunu teyit eder niteliktedir.

Küresel statükonun istisnası İsrail

İsrail maalesef sorumluluklardan muaf tutulmuş, her türlü vecibeden sıyrılmış tabiri caizse küresel dünyanın istisnası olarak konumlandırılmıştır. Batı’nın İsrail’e verdiği bu konumda elbette düşünülecek çok şey var. Ancak buradaki sistematik ne olursa olsun İslam dünyası açısından mesele bundan bağımsız şekilde etkin bir varlık, güç, irade olarak temayüz edememiş olmaktır. Yerkürenin her tarafını mazlumlar ve mağdurlar için cehenneme çeviren bu zulüm döngüsüne set çekememek, onun karşısında çaresiz kalmaktır mesele.

Malik Bin Nebi, İslam dünyasının edilgen bir nesne olmaktan çıkması için gerçekle yüzleşme cesareti göstermesi gerektiğini belirterek ‘sömürgecilik var ise sömürgeci ile beraber sömürülmeye müsait bir sömürgenin mevcudiyeti de var’ yakıcı tespitini de hakkını vermek üzere kucağımıza bırakmıştı. Sorunu bu perspektifle ‘kendi nefsinde olanı değiştirmeye başlamakla’ kavramak yerine sömürgecinin insafı, zalimin merhameti üzerinden teslimiyetçilikle çözeceğini düşünmek en büyük zillettir. Sömürgecinin kötücül doğasını ileri sürerek aradan sıvışmak da aynı şekilde yabancılaşmış bir sömürgenin savunma mekanizması olarak görülmelidir. Fanon, sömürgeci-sömürge karşıtlığının basit bir sömüren-sömürülen, güç farkından kaynaklanan bir ezen-ezilen çelişkisi değil, ezilenin ruh ve düşünce dünyasını tahrip eden, ilişkilerini çarpıtan hatta varlık-bilgi tasavvurunu körelten niteliğiyle bir yıkım ilişkisi olduğunu teferruatlı dile getirmişti. Bu ilişkiyi, insandışılığı görmezden gelerek devam edemeyiz. Uzun ve yorucu bir yol önümüzdeki. Bu yolun sorumluluğunu mucizeler gerçekleştirecek hayali kahramanların sırtına yükleyerek, böyle kahramanları bekleyerek veremeyiz.

Bu varoluş hengâmesinden sorumluluğumuzu üstlenerek çıkabiliriz

Sorunu yedi düvelle tek başına savaşacak tarih üstü siyasetçiler çözemeyecekleri gibi böyle sorun çözme yolunun olmadığını da görmek durumundayız. Siyasal bir teoloji yaratmanın ve buna hakikat diye inanmanın gereği yok. Dinin ve dini değerlerin hükümran olması için miskince mehdinin gelişini bekleyen sorumluluk kaçkınlarını nasıl tarih firarileri olarak mahkûm etmeliysek İslam dünyası denilen hayaleti ete kemiğe büründürmek, içeriğini doldurmak, onun ruh ve düşünce iklimini ilmek ilmek örmek şeklindeki yılmaz çabayı başkasına havale edenleri de aynı şekilde mahkûm etmeliyiz. Bu varoluş hengâmesinde kendisine pay çıkarmayan miskinliğin İsrail’in, ABD’nin en büyük ortağı olarak işbaşında olduğunu bilelim.

Yüzyıllık hesapların yapıldığı bir varoluşsal mücadelede bırakın orta ve uzun vadeli hesapları gündelik akışı bile organize etmekten aciz, koşulların ve şartların ayartmasına duçar olmuş hastalıklı bir bünye var karşımızda. İslam dünyasının en önemli ayaklarından birisi olan Türkiye’nin bile mevcut küresel atmosfer içerisindeki sınırlı ve sıkıntılı halini unutmayalım. Ayrıca İslam dünyası gibi bir derdi olan kesimlerin hali pürmelali, kültür, sanat, ekonomi, eğitim, din alanındaki niteliği ve performansı, ilişki düzeyi bu iken bu dünyanın başka bir dünya olmasını nasıl bekleriz, niye bekleriz ve kimden bekleriz? Trump’ın, Netanyahu’nun, Batı’nın veya küresel statükonun insaf ve merhametine sığınan Müslümanların bunları görmesinde, yaşamasında bir sürpriz var mı sahiden? Şuurumuzda, şuuraltımızda, şiirimizde, edebiyatımızda, ağıtımızda, neşemizde, tarihimizde ve tarih tasavvurumuzda, ben idrakimizde, felsefemizde, soluduğumuz havada, annelerimizin ninnisinde, inanç evrenimizde, duygu ve ruh iklimimizde, gündelik ilişkimizde Kudüs yer almıyorsa veya bu haliyle yer alıyorsa bu yaşadıklarımız sürpriz mi sahiden? Adalet, özgürlük, ahlak, barış kendi dünyamızda hakkı verilen,  önemsenen ve öncelenen değerler mi ki yana yakıla başkasından bekliyoruz? Bizde, bizim ilişkimizde olmayan nasıl yer küreye yayılan bir esenlik bildirisine dönüşebilsin?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.