Bir 8 Mart gününü daha idrak ettik. Bu günde kadınlarla ilgili olarak çok farklı tavırları ve söylemleri gözlemlemek mümkün. Kimileri meseleye sadece bir retorik açısından yaklaşırken, kimileri de biraz günü kotarmak adına bazı şeyler söylemeyi yeğliyor.

Ben burada 8 Mart dolayımıyla, kadın meselesine yaklaşımda iki önemli konuyu ele almak istiyorum. Birincisi; kimi söylemlere baktığımız zaman, ciddi anlamda bu söylemlerin arka planında erkek ve kadın dünyalarını ayırmaya yönelik bir zihniyetin yattığı anlaşılmaktadır.

Öncelikle kadın merkezli söylemlerin hepsinin feminizm başlığı altındaki tartışmalarda izlenebileceğinden hareketle, bu kavrama odaklanalım. Feminist hareketin Batı’daki ilk başlangıcında temel hedef, kadınları gündelik hayatta erkeklerle eşitlemekti. Bu ise, daha çok Sanayileşme devrimi sonrasında, dışarıda ücretli çalışma ve ağır çalışma koşulları ile birebir ilintili bir durumdu. Bu koşullarda ise, kadın daha fazla eziliyordu.

Zamanla kadın hakları savunusu hem aşamalar kaydetti, hem de kendi içerisinde bazı kollara da ayrıldı. Bu bağlamda sol, liberal, İslamcı, radikal ve postmodern feminizmler, kadın konusunu farklı ideoloji ve felsefelerin yaklaşımlarıyla da ele almaya başladılar. Ayrıca, feminizm bölgesel olarak, kadınların erkeklere eşitlenmesi hedefini sürdürdüğü gibi, ondan öte bir takım hedefleri de ifade etmeye başladı.

Farklı feminizmler içerisinde belki tipik olarak üzerinde durulması gereken radikal feminizm akımıdır. Zira radikal feministler, içerisinde bazı çeşitlilikler olmakla birlikte, uzun vadede kadın ve erkek dünyasının ayrılmasına kadar varan bir söylemin öncülüğünü üstlendiler. Buna göre, kadınların ezilmesinin temel sebebi aile ve çocuk olarak tespit edildi ve kadınların özgürleşmesi için evlenmemeleri önerildi. Çünkü, aile ve erkek, sonrasında çocuk kadını tahakküm altına alan unsurlar olarak görülmüşlerdi. Bu durum, uzun vadede erkek ve kadınlar dünyasının ayrılmasına kadar vardırıldı.

Açıkçası 8 Mart günündeki kimi söylemlerin, geleceğe doğru projeksiyonunda bu tür zafiyetleri barındırdığını düşünüyorum. Bu, aile kurumunun zarar görmesi ile sonuçlanabilecek bir tavırdır. Belki radikal feministlerin, belli bir kesimi ve söylemi temsil ettiğinden hareketle, burada bir problem görülmeyebilir. Ancak söylemlerin, evlenme yaşının yükselmesi, boşanma oranlarının artması, gözle görülür biçimde yalnız yaşamaya doğru trendlerin artması, kanaatimizce dikkat çekilmesi gereken noktalardır.

Tabii ki, tüm bunlar toplumumuzda özelde son 40 yıldaki değişimlerin bir sonucu olarak görünmektedir. Bu değişimlerin nasıl eğilimler yaratacağını belki kısa vadede daha çok gözlemleyebileceğiz.

İkincisi, 8 Mart dolayımıyla öne çıkan kadına şiddet vurgusudur. Öncelikle kadına şiddetin toplumda olgusal bir durum olarak varlığını sürdürdüğünü belirtelim. Ancak, bu meseleye daha üstten yaklaşarak konuşmamız gereken başlık “insana şiddet” meselesidir. Hatta bunu da önceleyerek, şiddetin içinde yaşadığımız dünyada niçin giderek arttığını sormaktır. Birçok feminist söylem, kadına şiddetin din tarafından üretildiği konusunda ısrarcıdır. Ama ben meseleyi anlamak üzere, içinde yaşadığımız post/modern hayata dikkat çekmeyi öneriyorum. Bu konuda Baudrillard’ın Der Spiegel dergisine verdiği röportajı okumak, oldukça aydınlatıcı olacaktır.

Bu konuyla ilgili bir başka husus ta, kadınların haklarını koruma adına kimi gayretlerin, bir zaman sonra erkek aleyhine bir söyleme dönüşmesidir. Kadın ve erkek dünyalarını ayırmaya çalışan ve erkek aleyhine dönüşen bu söylemlerin, bir müddet sonra “erkeklere hayır” gibi bir zihniyete dönüştüğü de görülmektedir. Bunun ise, sağlıklı olmadığını söylemeye gerek yok sanırım.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.