Memleketimizdeki ikinci haftasıydı,

“okumak” için gelen Kenyalı Muhammed’in.

Birkaç cümle hariç, Türkçe bilmiyordu.

Genç MÜSİAD’ın bir faaliyetinde tanıştığım Muhammed, Recep Tayyip Erdoğan’ın “One Minute” çıkışının İslam Âlemi’ne nasıl moral verdiğini heyecanla anlatıyordu.

“Milli Görüş” hakkında birçok makale okuduğunu ve Rahmetli Erbakan Hoca’yı “örnek alınması gereken” âlimlerden biri olarak gördüğünü söylüyordu.

Rahmetli’nin D-8 girişimini öve öve bitiremiyordu.

Muhammed ile sohbet ederken, bu genç Kenyalı’nın ülkemizdeki bütün gelişmeleri yakından takip ettiğini, birçok konuda derinlemesine bilgi sahibi olduğunu anladım.

Muhammed, Türkiye’de okurken, o dönemde çalıştığım gazetenin bürosuna uğrardı.

Vaktim oldukça sohbet ederdik.

Babası Kenyalı, Annesi Etiyopyalı imiş.

Kenya (eski) İngiliz Sömürgesi olduğundan, İngilizce (ana) dilleri.

Ebeveyninin konuştuğu yerel dilleri çok iyi biliyormuş…

Arapça’yı kendi çabaları ile öğrenmiş.

Bir de “hafızlığı” varmış.

Babası en büyük çocuğa, en büyük çocuk bir küçüğüne, o da bir küçüğüne Kur’an ezberletmiş.

Ailede bolca hafız varmış…

Muhammed derdi ki,

“İki annemiz var, ikisini de anne biliriz. Anneler çocukları birbirinden ayırmaz. Evde pek kavga olmaz. Herkesin sınırları, sorumlulukları bellidir. Herkes birbirine güvenir.”

Muhammed, büyümüş de küçülmüş gibiydi.

Her konuda bilgi sahibiydi sanki, çok şey biliyordu ve en çok da “haddini” biliyordu.

En küçük bir saygısızlık yaptığını, herhangi biri ile dalaştığını, harama göz kaydırdığını görmedim.

***

Son derece ölçülüydü.

Konuşanı can kulağı ile dinlediğini, hiçbir vakit söz kesmediğini fark ettim.

Hangi işi yapıyorsa, o işe odaklanıyordu.

“Senin aklın başka yerde” deriz ya sık sık; Muhammed öyle değildi, “an”ı yaşayan bir gençti.

Bir kere üzgün gördüm kendisini; Kenya’daki annesi hastaneye kaldırılmış, bunun sıkıntısını belli etti sadece.

Bunun dışında dert yandığını görmedim.

Samimiyetimiz biraz ilerleyince, “Ailesinin ayda kaç lira gönderdiğini” sordum.

Ayda 100 dolar kadar para geçiyormuş eline; bugünün parasıyla 400 lira kadar yapıyor…

Bunun dörtte biri, “Üç arkadaşı ile birlikte kaldığı” tek odalı evin kira parasıymış.

Muhammed’e “Hayli sıkıntıdaymışsın, bugüne kadar niçin söylemedin ki?” diye sitem ettim.

“Ayıp olurdu!” karşılığını verdi.

Genç Kenyalı, Türkçe’yi bir yıl içinde ana dili gibi öğrenmişti.

Bir de geniş bir çevre edinmişti; akademisyenler, bürokratlar vesaire…

“Sanayi” taraflarına gidiyordu ara sıra; “Bir mühendis adayı, piyasadaki ustalarıyla mutlaka tanışmalı” diyerek…

Muhammed; çok rahat, çok girişken, çok dinamik, çok huzurlu bir gençti.

Biraz evvel belirttiğim gibi, söylenenleri can kulağı ile dinliyor, kimsenin sözünü kesmiyordu.

Neşeliydi ama “ayarı” hiç kaçırmıyordu, hep ölçülüydü.

Her duyduğunu hafızaya alıyordu, “unuttuğunu” hiç görmedim Muhammed’in.

Zaman içinde, Muhammed’in Türkiye’de okuyan Kenyalı arkadaşlarından birkaçı ile tanıştım.

Onlar da çok rahat, çok girişken ve çok saygılı insanlardı.

Beyinleri çok gelişmiş gibiydi, her anlattığımı hafızalarında tuttuklarını fark ettim.

Bir ara topluca geldiler ziyaretime…

Türkiye’de yüksek lisans, doktora yapan “eğitimci”ler de vardı içlerinde.

Bizim “gençleri” nasıl bulduklarını sordum.

Tespitlerini şöyle dile getirdiler:

“Samimi insanlar, çok iyi niyetliler…

Çok daha iyi olabilirler ama…

Görebildiğimiz kadarıyla aşırı himayecilik var sizde.

Çocukları sürekli olarak kontrol ediyor, onlara ‘kendilerini keşfetme, yeteneklerini sergileme’ imkânı bırakmıyorsunuz!..

Çocuğun neyi, ne zaman, ne kadar yiyeceğine de siz karar veriyorsunuz!..

Büyüyüp koca adam olsa bile, her şeyini kontrol etmeye devam ediyorsunuz.

Evlendikten sonrasında bile karışıyorsunuz!..

Çocuklarınızı, kafesteki muhabbet kuşları gibi yetişiyorsunuz!..

Bakıyor, besliyor, büyütüyorsunuz ama mücadele güçlerini de azaltıyorsunuz…

Bir de çocuklarınızın hayatları çok sınırlı; okul, ders, sınav…

Üniversiteyi bitirene kadar ‘piyasada’ çalışmayan çocuk, hayata çok geç atılmış,

hayatın gerçeklerini çok geç fark etmiş oluyor.

Bizim ailelerde böyle bir şey olmaz; yirmili yaşlarına kadar kendi parasını kazanmamış,

kazandığı parayı idare etmeye çalışmanın zevkini tatmamış genç olmaz.

Sizde gençler genellikle ‘analarına babalarına’

çok güveniyorlar.

Bu da onlarda ‘zarar verecek ölçüde rahatlığa’

yol açıyor.

Ebeveynler himayeci, gençler

himaye edilen…

Böyle, ‘karşılıklı rıza üretimi’ne dayanan bir yapı var gibi.

Oysa siz çok büyük bir medeniyetin evlâtlarısınız.

Bizim gibi, halkının çoğu Hristiyanlaştırılmış eski bir sömürge değilsiniz.

Siz, ‘Halife Abdülhamit Han’ın torunlarısınız.

Ümmet sizden çok şeyler bekliyor.

Ümmet, ‘Anadolu Gençliği’nden çok şeyler bekliyor!..”

***

Evet…

Muhammed de,  “kontrollü serbestlik” içinde

büyümüş bir gençti.

Yeteneklerini keşfetmiş ve yol haritasını

çizmişti.

***

Muhammed, son yüz yüze görüşmemizin

üzerinden iki yıl geçtikten sonra,

hem ziyaret hem ticaret için geldi Türkiye’ye.

Kenya’da büyük bir şirket kurmuş…

Buradan makine alıp, Kenyalı

işadamlarına satıyormuş…

Böylece memleketimize “döviz”, memleketine

de  “Türkiye’nin  ürünlerini”

kazandırıyormuş.

“Annem babam, beni kafesteki muhabbet kuşu gibi büyütseydi…

Allah bilir ya, her an işini kaybetme korkusu yaşayan bir aile babası olabilirdim” dedi bir ara…

Muhammed, konuştuklarımızın hiçbirini unutmamıştı!..

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.