Güneşin gülen yüzüne bakarken ısınamamak… Rüzgârın cömertliğine matuf bulunduğumuz anda, bir esinti ummak… Yağmurla susuz kalmak… İçine ışık demeti düşen denizde yürümek şöyle dursun, o denizi seyre dalamamak… Mütemadiyen yüzleştiğimiz toprağın anlatısını duyamamak… Sevgiyi, güzelliği, inceliği özümüzden çok uzaklarda aramak… Akşamın, bir rüya hızıyla bittiğini görürken, sabah için besmeleye niyet almamak… İnsandan koparken kendimize, kendimizden koparken Rabbimize tutunamamak…

Gâfil bir gönlün sahibine zulmü, zalim bir insanın zulmünden daha ötede durur çünkü zalimin zulmü, dünyanın muhtevası içindir oysa gâfil bir gönül, öteleri de harap eder. Bizden rüzgâr hızıyla uzaklaşırken bize bir şeyler öğreten her sene, bu muhasebeyi barındırmalı içinde. Dönüp geriye baktığımızda kazandıklarımızın yanında pişmanlıklarımızın, bir başkasının yaşattıklarından ziyade, bizim bize muamelemizden kaynaklandığını idrak eder ve ancak bu idrakle olgunlaşabiliriz. Çünkü bir diğerinin bize reva gördüğü, izin sınırlarımızın dışına çıkamaz. Hüzün.

Rabia-tül Adeviyye bir duaya tevafuk eder. Ellerini açmış hâlde “İlâhî bize hayırlı kapılar aç, bize hayır kapıları aç” diye yakardığını duyunca beşerin, sızıyla irkilir yüreği ve der ki “Hâlık’ın kapıları daima açıktır, yazık ki kul ne açık kapılardan geçmeyi bilebilir ne de kapının açık olduğunu görebilir! Ey gafil insan, sen önce kalp kapılarının kilitlerini kır!”

Bir sene ne götürür, bir yıl ne getirir? “İki günü eşit olan ziyandadır!” ihtarını tersinden okuyan ve her geçen gün iyi niyetini, samimiyetini, safiyetini biraz daha yitiren gönüllerimiz için, eskiyen bir senenin bizden aldıklarını yepyeni bir yıl mı geri getirir? Ruhlarımızın yeniliğe duyduğu ihtiyaç, nefislerimizin beklentilerine oranla hangi mesafededir? Yenilenmesini murat ettiğimiz, gerçekten sadece bir sistemin, bir düzenin, bir ülkenin işi midir? Kâbe’yi yıkmakla bir gönlü kırmak arasında kurulan köprüye bakıldığında dünya, bir gönülden küçük değil midir? Tefekkür.

Osman Nuri Topbaş, geçen hafta verdiği konferans vesilesiyle hatırlatır gönüllerimize;

“Kuran kadir gecesinde indi, o gece en hayırlı gece oldu.
Kuran Hz. Muhammed’e indi, kâinatın en sevgilisi oldu.
Kur’an Ramazan ayında indi, o ay en hayırlı ay oldu.
Kur’an’ın indiği toplum, en hayırlı ümmet oldu…

Kuran bizim kalbimize inerse bizler nasıl oluruz? İşimiz Kur’an’ı kalbe indirebilmek olmalı… Hem iman istiyor, hem de küffarın getirdiklerine bağlanarak izzet bulmaya çalışıyoruz.”

Dinimizi, mâzimizi, mazimizi inşa edenleri, örf ve adetlerimizi anlamak, kendimizle barışmamıza ve yarınlarımızı tesis hususunda kendimize yardımda bulunmamıza olanak tanıyacaktır. Bizler fert olarak, hasretini çektiğimiz o yenidünyanın varlığı için ne yapıyoruz? Hadiseye ruhlarımızı ve gönüllerimizi onarmaktan başlayabiliyor muyuz? Kalbimizi güzelleştirdiğimiz takdirde aile ve akrabalarımıza, çevremize, örnek teşkil ettiğimiz insanlara daha verimli olabilir, umut ettiklerimiz için, zerre miktarınca olsa bile varlık sunabiliriz. Kâinat güneşi “Mümin bir delikten iki defa ısırılmaz” buyurmuş. Kalan senelerimizin geçen yıllarımızdan daha güzel olabilmesi için hatalarımızla yüzleşmeli, sınırlarımızı korumalı ve tekrarına müsaade etmemeliyiz. Bunun için de bize gereken gafletten arınmış/arındırılmış bir gönül olmalı. Şükür.

Bir de hayatın bizi ne kadar büyüttüğünü öğrenmek istiyorsak 2018’e girerken derdimizin ne olduğunu sormalıyız kendimize… Derdimizin büyüklüğüdür bizi büyük kılacak olan.

Selam ile.
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Üftade Okur 2018-01-03 13:00:30

Derdimiz acaba günlük dertlendiklerimiz mi? Yoksa bir tefekkür anında bir şimşek hızıyla zihnimizde çakıp o tefekkür halinden uzaklaştıktan sonra bizi terk eden namütenahi kaygılar mı? Acaba zihnimizi, kalbimizi, dimağımızı, uykularımızı, duygularımızı sürekli meşgul eden dünyalık arzular, hasretler mi? Yoksa ayrıldığı kamışlığa hasret duyan bir neyin çıkardığı sese eşdeğerde bir hicran şarkısının mısralarına gizlediğimiz hasretler mi?
Derdimiz, azlıkta mı, çoklukta mı yoksa hiçlik te, yoklukta mı?
İşte ey yazar! Kıymetli yazınızın bu mahzun okurunuzun gönül aynasında akseden görüntüsü bu.
Düşündüren yazınız için gönül dolusu teşekkürler…