Beş duyu, can evimizin dış dünyaya açılmış pencerelerdir. Duyu organları hep güzeli ister. Göz, gölde süzülen ördeğin renklerine takılır. Kulak, bir kanarya sesi ile neşeye aracılık eder. Burun, bir karanfil kokusu ile benlikte güzel yansımalara yol açar. Damak reseptörleri, incirin çiğnendikçe artan tadıyla coşar. Sıcak bir günde daldığınız suda teninizde tatlı dokunuşlar hissedersiniz.

Beden algımız beş duyu ile sınırlı değil. Açlık ve susuzluk dürtüsü ile her gün birkaç kez uyarılırsınız. Sabahın ilk eylemleri bu dürtüleri bastırmaya yöneliktir. Kahvaltı kültürü beden hakimiyetinin çok önemli bir öncülüdür. Bu ihtiyacı ihmal ettiğinizde gün içinde performansınız düşmeye başlar. Bu kaçınılmaz hayat döngüsü her gün tekrarlanır. Bütün canlılar bir nesne olarak içgüdü ile ortaya çıkan ihtiyaçlarını karşılarlar. Fakat insan öteki canlılardan farklılık gösterir. Bir anne uyku ihtiyacını bebeği için feda edebilir. Nöbet bekleyen bir asker sınır güvenliği için uykusundan feragat eder. Bu örneklerde bedenin dinlenme ihtiyacı karşılanmadığı için yorgunluk hissedilir. Buna rağmen ruhsal yapıda bedenin aksine bir tatmin duygusu vardır.

Annelik ve askerlik gibi zorunlu durumlar dışında insan özgür kaldığında nasıl hareket eder? İnsan dürtüleri, duyuları ve öteki dinamikleri çeşitli uyaranlarla sürekli doyum isterler. Doyum isteğinin ihtiyaç ve haz olarak iki yönü vardır. Açlık dürtünüzün doyuma ulaşması için gıda tüketirsiniz. Bu ihtiyacı karşılamak her zaman doyum anlamına gelmez. Açlık dürtüsü erken zamanda doyurulmak ister. Ardından damak tadına göre tercih yapmak ister. Hoşlandığı bir şeyi yemek ister. Bununla kalmaz farklı tatları birlikte tüketmek ister. Hepsi karşılandığında bu kez fazla tüketmek ister. Giderek artan bir haz enerjisi ile damağın ve bedenin güdümüne girilir.

Bir bebeğe baktığımızda yoğun bir beden algısı altında olduğunu görürüz. Bakım, açlığın doyurulması ve ilgi ile hayata tutunur. Kişi bazen bir bebek gibi hayat boyunca hep ‘alan’, payını artırmaya çalışan bir karaktere bürünür. Beş duyu, açlık ve cinsel dürtüler ve bedenin öteki ihtiyaçları insan benliğini isteklerle kuşatmıştır. Her sabah uyandığında ilk uyarılar genellikle beden algısına yöneliktir. Dinginlik hissi, kişisel bakım ihtiyacı ve açlık dürtüsüyle başlayan uyaranlar gün içinde çeşitlenen haz yönelişleriyle devam eder. İhtiyaç ve haz arasında ince bir çizgi vardır. Her karşılanan ihtiyacın ardında bir haz ve doyum arzusu vardır.  

İnsan ruh ve bedenin birleştiği bir varlıktır. Öteki canlılarda ki nebati veya hayvani ruha benzer bir can ruhu vardır. Bu ruh uykuda iken nefes aldığınız, canlılığı en düşük düzeyde taşıyıcısıdır. Ancak insani ruhumuz uyku ile bedeni terk eder. İnsani ruhu yücelten ya da kısırlaştıran etkilerden biri de bedendir. İnsan bedenin agresif uyaranları kadar ruhsal ihtiyaçlara duyarlı olmadığında uyandığında insani ruh geri gelmez! Nebati ruhu ile yaşar. Kendini bir beden olarak algılar. Öteki insanlarla arasındaki sorumluluğu, bir ilaha tapmayı ve iyi davranışlarda bulunmakla yükselen ruh, beden dürtülerinin haz düzeyinde karşılanmasıyla ufku daralmaya başlar.   

İnsan beden ve ruh çekimi arasında bir yerdedir. Ruhun etkisinin nerede başladığı bedenin nerede bittiğini kestirmek zordur. Bir çocuk düştüğü için ağlar.  Canı yandığı için doğal bir refleks ile gözlerinden yaşlar süzülür. Bu ağlamanın devamı annesinin ilgisizliği olabilir. İlgisini çekmek için ağlamaya devam edebilir. Düştüğü için annesi öfkelenmişse bu kez korkudan ya da tepki vermek için ağlayabilir. Ağlama bir beden eylemidir. Nedeni çoğu zaman ruhsaldır. Bir anne çocuğu düştüğü için onunla ilgilenir. Ancak bu yaptığı davranış erdemle anılacak bir tutum değildir. Annelik güdüsüyle zorlanmadan yapmıştır. Çocukla ilgisinde koyması gereken bir sınır vardır. Bunun yerine tüm zamanını çocukla geçirdiğinde aşırı bir tutum sergilemiş olur. Bu durumda erdem olarak anılan bir iş yapmış olur mu? Ruhun ihtiyaçlarının karşılanması ancak bir başkasının hayatına anlam taşımaktır. Bunun için örnek olarak Afrika’da açlık çeken ve bu yüzden ölen çocuklar için mesai harcayabilir. Ruhunu buna ihtiyacı vardır. Ancak ruhsal yapının doğrudan uyarıcı bir kanalı yoktur. Bu duyarlığı göstermediğinde beden uyaranları daha aktif olacaktır. Bunun yanında çocukların ihtiyaçlarını karşılama döngüsü içinde hayat sınırlamaya başlamıştır.

Kendimizi bir beden olarak mı algılıyoruz? Bunun karşılığını anlama yolunda ihtiyaç temel bir kavram. Modern psikoloji adamlarından biri olan Maslow’un  bu konuda bir tezi var. Onun beş kategoriden oluşan ‘ihtiyaçlar hiyerarşisi’ piramidinde ilk ve en geniş alan beden ihtiyaçlarına ayrılmıştır. Maslow bu teziyle insan fiziksel dürtülerinin gerekliliğini vurgulamış fakat Freud’un aksine insanın kendini gerçekleştirmesi için beden ihtiyaçlarını yeterli görmemiştir. Sıraladığı bu aşamalarda insanın kendini gerçekleştirmesi için bir bakıma manevi ilgiler geliştirme gereğini vurgulamıştır.

Şimdi soru şu; insan yaşıyor mu yoksa yaşayıp gidiyor mu? Bir başka soru ile cevap arayabiliriz. İnsan kendini bir beden olarak mı algılıyor?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
İdeal Hoca 2018-05-02 07:30:31

Emeginize ve ruhunuza saglik hocam.