İktidar analizleriyle maruf Foucault üzerine küçük bir değerlendirme yazan tarihçi Philippe Artières, onun eğitim düzeneğini nasıl yapılacağı en ince ayrıntısına kadar kurallara bağlanmış, iktidarın kendi söylemi nakledilsin diye kullandığı söz alma düzeneği olan basın toplantısına benzettiğini söyler. Devamında şu değerlendirmelerde bulunur: Tıpkı eğitim gibi basın toplantısının maddi düzeneği de son derece donuktur. Konuşmacı genellikle daha yukarıda duran bir masanın arkasındadır, dinleyicilerse karşıdaki sıralarda veya sandalyelerde. Mekȃn organizasyonundan süzülen bu fiziksel tahakküm Foucault'un ifadesiyle konuşmanın iktidarını ikiye katlar. O yüzden Foucault hem aktivist olarak yer aldığı basın toplantılarında hem de Collège de France'de ders verdiği zaman bu düzeneği kullanma biçimiyle abluka altına alır. Adeta düzeneği tersine çevirir, zafer sözlerine soru listesi, ünlem işaretlerine soru işaretleri ekler. Düzeneği, düzeneğin kendisinin sorgulandığı bir platforma dönüşür. Resmi bir hakikat rejimini dile getirmek için yapılandırılmış düzenekte sözcüye/ajana dönüşmekten sakınarak verili apaçıklıkları sorguya çekmeyi görev edinir.

Bu Foucault okumasının ne kadar iyi ve gerçekçi olduğu ile ilintili değilim. Bu değerlendirmede göze çarpan bir tavra-tutuma dikkatleri çekmek istiyorum: Mevcut yapıya odaklanma, onu sorunsallaştırma. Malum son bir ay; seçim, yeminler, kabinenin açıklanması ve devir teslim törenleriyle geçti. Özellikle devir-teslimlerde dikkatinizi çekmiştir: Görevi devreden yapının önemine, yapıyı tahkim etmede gösterdiği gayret ve çabaya dikkatleri çekerken görevi teslim alan da aynı şekilde yapının öneminin farkında olduğuna ve daha büyük bir gayret ve çabayla yapıyı başarılı kılacağına vurgu yaptı. Bugüne değin bu tarz toplantıların bir anlamda yapı(lar)ın ablukaya alındığı, varoluşsal bir sorgulamanın nesnesi kılındığı bir devir-teslime şahitlik etmedik. Muhtemeldir ki bundan sonra da etmeyeceğiz. Oysa yapıya güvenin olmadığı, yapının performansına ilişkin memnuniyetin yerlerde süründüğü aşikar. Üstelik çoğu zaman bu güvensizliği ve memnuniyetsizliği işin başında olanlar da kabul ediyor. Hal bu iken yapıyı sorgulamadan, onu dönüştürmeden sadece aktörün kişiliği, çabası ve iyi niyeti üzerinden büyük sıçramaların gerçekleşeceğine inanmamız, inandırılmamız hatta kendimizi inandırmaya çabalamamız nasıl oluyor? Üstelik inancımızın herhangi düşünce ve uygulama ile desteklenmediği tersine yanlışlandığı gözümüzün önünde iken.

Ülke/toplum için bir anafora dönüşen bu durumdan ezberlerimize sığınarak çıkamayacağımızı görmeliyiz. Hayatımızı çekip çevirmek, işleri hal yoluna koymak üzere oluşturduğumuz tertibatın işlevsiz kaldığını, sorunları kronik hale çevirdiğini gördüğümüz bunca yılın ardından hiçbir şey yaşanmamış gibi tertibatı tahkim etmenin anlamı var mı? Kendi kendimize operasyon çekmenin gereği var mı? Dert yandığımız şey ile çözüm olarak ileri sürdüğümüz şey arasında bir irtibat olup olmadığını bilmiyoruz hatta böyle bir irtibatı aramıyoruz bile. Sorun ile çözüm şeklinde fi tarihinde yapılandırılmış bir düzeneği muhafaza ve müdafaa ediyoruz, maalesef hâla ediyoruz. Örneğin, eğitim ile ilgili sorunumuz var. Bu soruna ilişkin klişeleşen bir çözümleme var ve bu çözümleme üzerinden geliştirilmiş klişe bir çözüm çantası var. Her gelen bu çanta içine doldurulmuş bir takım aletleri öne çıkararak devrim yapacağını varsayıyor. Sonra nasıl oluyorsa kendisini de inandırıyor, bizi de inandırıyor. Bu kolektif kandırmaca, bu toplumsal mistifikasyon hali sürgit devam ediyor.

Eğitim kötü çünkü öğretmenin niteliği iyi değil! Nasıl yapacağız, peki? Öğretmen niteliğini artıracağız! Güzel, peki niteliği nasıl arttıracağız? Öğretmen strateji belgesi hazırlayacağız. Tamam, sonra? Sonra, o strateji belgesi doğrultusunda belirlenen çözümleri uygulamaya sokacağız... 'Komşu, komşu !-Hu, hu!' tekerlemesi modunda işler keyfe keder uzayıp gidiyor! Düzeneği, yapıyı, yapının kodlarını sorgulayan yok! Anladım bunu devlet, bürokrasi yapmıyor! İktidarın bir düzeneği sürdürmekte anlamsız bir ısrarı da olabilir, onu da anlarım. Ama bu anlamsız ısrara, doğrudan varlığımızı ve geleceğimizi hedef alan bu yapıya biz ne için rıza gösteriyoruz, onu anlamıyorum. Kendi tecrübemizi, yaşadıklarımızı yok saymanın ne anlamı var! Bu ülkenin devlet dışı unsurları akıllarını başlarına devşirmedikleri sürece bu anaforda debelenmeye devam edeceğiz.

Zorunlu eğitim, Tevhid-Tedrisat, MEB, çocukluk, teknoloji, müfredat, devlet, velayet, din-devlet ilişkisi, anne-baba hakkı, bilişim çağı, küreselleşme, post-modern dünya, çoğulculuk, tanınma politikaları, kültürel çözülme, değer yitimi gibi temel başlıklar üzerinden mevcut dünyayı ve ilişki ağını çözümlemek bir yana tüm bu alanlarda hiçbir şey olmuyormuş gibi sanayi döneminin ve ulus devletin arkaik koşullarında şekillenmiş ve belirli amacı gerçekleştirmeye matuf işe koşulan ve de iş başarımı onlarca yıldır test edilen siyasal mühendislik enkazlarından kurtuluş bekliyoruz. Bu sefer başka, bu sefer kesin olacak! diyerek aynı enkazı çözüm olarak görüp yine heyecana geliyorsak yapacak bir şey yok demektir. Zaten sorgulamadığımız, üzerine düşünmediğimiz bir hayatı başka türlü yaşayamayız. Sorgularsak, ezberlerimizin üzerine gidersek 'ısmarlama bir hayatı bırakma' imkanımız olabilir yoksa teknik tuzaklar içinden 'esatir-ül evvelin'e hakikat muamelesi çekip dünyamızı da ahiretimizi de berbat etmeye devam edeceğiz.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner623

banner624