Bilim çalışmaları alanındaki radikal ve titiz yayınlarıyla şöhret bulan ‘Social Text’ dergisinin 1996 Yaz sayısında yayınlanan ‘Kuantum Gravitesinin Dönüştürücü Hermenotiğine Doğru’ başlıklı makalenin ilginç bir hikâyesi var. Literatüre ‘Sokal Vakası’nı da kazandıran hikâyeyi yaşadıklarımız, ilişki biçimimiz ve tepki verme biçimimizle yeniden yeniden ürettiğimiz şu günlerde sizinle de paylaşmayı istedim. New York Üniversitesi’nde Fizik Profesörü olan Alan D. Sokal’in 150’yi aşkın kitaptan oluşan bibliyografyasıyla ve muazzam derecedeki ayrıntılı dipnotlarıyla dikkat çeken makalesi, Kuantum mekaniğindeki son gelişmelerden hareketle postmodern bilim tartışmalarına katkı sağlarken aynı zamanda postmodern bilim savunucularına destek ve kanıt sunuyordu.

Bilim dünyasında büyük etki yaratan makale ‘matematiksel kümelerdeki eşitlik aksiyomunun, feminist siyaset söylemindeki ‘homonimus’ kavramını doğruladığını; akışkanlar fiziğinin feminist evren anlayışına yeni dayanak temin ettiğini; Kuantum mekaniğindeki ‘morfolojik alan’ın Lacan’ın psikanalitik tahlilinin doğruluğuna bir delil teşkil ettiğini; cebirdeki merkez kavramının elenmesinin Derida’nın ‘bilimsel söylemde pay ve imge’ ile ilgili teorisini ispat ettiğini; diferansiyel topolojideki son gelişmelerin postmodernist iddiaların çok büyük kısmını teyit ettiğini ileri sürerek şu çıkarımlarda bulunuyordu: “Kuantum fiziği postmodernist epistemolojiyi doğrulamaktadır; postmodern bilim nesnel gerçeklik kavramını ortadan kaldırmıştır; nesnel gerçeklik toplumsal uzlaşımdan ibarettir; bilimin ‘özgürleştirici’ bir nitelik kazanabilmesi için siyasi gündemler tarafından belirlenmesi gerekir; ‘özgürleştirici matematik’ Kuantum fiziğindeki yeni gelişmelerle bir ivme kazanmıştır ama postmodernist epistemolojinin yardımına muhtaçtır; feminist teori olguları tasvir etmekle yetinemez, bunları birer siyasi araca dönüştürmeli ve dolayısıyla ‘doğru’ teoriler değil ‘stratejik teoriler’ geliştirmelidir; kapitalist-babaerkil-militarist matematik gözden geçirilmeli, özgürleştirici matematiğin temelleri parçacıklar mantığına göre atılmalıdır.”

Makalenin etkisi müthiş oluyor. Tartışmada öyle bir atmosfer oluşuyor ki kimsenin itiraz edecek özgüveni de yok, dile gelen söylemi ve argümantasyonu kritik edecek söylemi-düşüncesi de yok. Muazzam bir psikolojik üstünlük. Kimsenin doğru düzgün anlayamadığı ancak bilimsel-felsefi referanslarıyla, kavramlarıyla ve tüm bu referansların ve kavramların yeni kombinasyonuyla klasik bilimin tabutuna esaslı bir çivi çakmış etkisi yaratıyor. Makalenin yayınlanması ve çaresiz bir sessizlikle sindirilmeye çalışıldığı esnada başka bir dergide şok etkisi yaratan yeni bir makale yayınlanıyor. Her şeyi berbat eden ve postmodern bilim camiasının tozpembe rüyasını kâbusa çeviren yazı yine Alan D. Sokal tarafından yazılıyor ve ‘Lingua Franca’ dergisinde yayınlanıyor. ‘Bir Fizikçinin Kültürel Çalışmalarla Olan Tecrübesi’ başlıklı yazısında Sokal, bir önceki yazısının mevcut ilmi standartları ölçmek için yazılmış uydurma bir yazı olduğunu ve onca saçmalığa, mantıksal tutarsızlığa, temelsiz, uçuk ve bol keseden atmasına karşın hiçbir eleştiriye tabi tutulmadan yayınlanmasının kendisini hayretler içinde bıraktığı gibi aynı zamanda test etmeyi hedeflediği ilmi standartların sefaletini ve tarafgir yapısını da olduğu gibi ortaya koyduğunu ifade etti. Sokal, uydurma makalesinin hiçbir tenkide tabi tutulmadan ve muhtevasındaki teknik-fiziksel ayrıntıların doğruluk yahut yanlışlığı için hiçbir uzmana başvurulmadan yayınlanmasının sebebi olarak; makalenin ortaya attığı temelsiz iddiaların ve yaptığı çıkarımların ‘Social Text’in ideolojik söylemiyle örtüşmesini, örtüşmeden de öte bu söyleme göz alıcı bir meşruiyet sağlıyor oluşunu ileri sürüyor. Tüm bu tartışma içerisinde Social Text’in editörlerinden konuyla ilgili gelen çarpıcı ve ibretlik cevapla bu hikâyeye son verelim: Editörlerden biri Sokal’ın makalesinin oyun olduğunu hala kabul etmemekte ve yazının iyi bir yazı olduğunu düşünmektedir.

Ömer Demir’in Vadi Yayınlarından çıkan Bilim Felsefesi adlı kitabından özetle aktardığım bu hikâyenin sadece ‘Social Text’ veya Amerika’daki bilim ortamı ile mukayyet olduğu yanılsaması yaratmamalı. Hikâyenin bendeki çağrışımı da bilim camiasındaki vaziyet ile ilintili değil. Yukarıda da belirttiğim gibi bu hikâyeden payımıza düşecek bir hisse olacak ise yaşadıklarımız, ilişki biçimimiz, sorunları çözme ve baş etme tarzımızı da gözetecek bir konumlanışımızın olması gerekiyor. Böyle bir konumlanışınız olmazsa Social Text’teki yazı size komik ve inanılmaz gelebilir. Ancak kendinize de mesafe koyabilecek bir olgunluktaysanız Social Text’te yaşanan hadisenin inanılmaz yaygınlıkta ve kendi pratiğinizde de biteviye üretildiğini görebilirsiniz.

Son birkaç yılda yaşadıklarımız üzerinden bakıldığında bile çoğumuzun Social Text’in editoryal aklıyla paralel bir yapıda olduğu rahatlıkla görülebilir. Sayfalarımızda, ekranlarımızda, ağzımızda ve zihnimizde anlamına, bağlantılarına vakıf olmadığımız bir takım hususların ideolojik-politik pozisyonumuza kanıt, katkı, destek sunuyor oluşu nedeniyle rahatlıkla yer bulabildiğini görüyoruz. Çok geçmeden kanıt, katkı, destek sunuyor görünen hususların aslında o işlevi görmediğini hatta tersi bir işlev gördüğünü görüp vaziyeti yeniden kurgulamaya çabalıyoruz. Bazılarımız tıpkı Social Text’in editörü gibi vaziyet netleştiğinde bile içine düştüğü yanlışın ayırdına varamıyor. FETÖ hadisesi, Suriye krizi, Rusya ve İran ile ilişkiler, Mavi Marmara hadisesi, İsrail ile ilişkiler, Irak ve İKBY ile ilişkiler, Reza Sarraf olayı vs. Israrla mucizevi bir dokunuş bekleniyor, işlerin herkesi hayretler içerisinde bırakacak bir açıkla görülmesini bekliyor herkes. Vaziyetimizi açıklamak için anlattığım hikaye üzerine şu çarpıcı fıkra ile bitireyim: Köyde herkes yaklaşan sel baskınını konuşuyormuş; köyün papazı "Tanrı bizi korur, korkmayın" diyormuş. Herkes kasabayı terk etmeye başlamış. Ama papaz yerinden kımıldamıyormuş. Komşusu "Papaz Efendi, aracımızda yer var, gel" demiş. "Sen git, Tanrı beni kurtarır” demiş. Sular yükseliyormuş, tekneyle yaklaşan biri "Papaz efendi gel" diye ısrar etmiş. "Sen git, Tanrı beni kurtarır” demiş yine. Su iyice yükselmiş; papaz çatıya çıkmış, helikopterle gelmişler "Papaz efendi, gel" demişler. Aynı gerekçeyle helikopteri de uzaklaştırdıktan sonra boğularak can vermiş. Tanrı katına yükselince; “Tanrım sana güvenmiştim. Niçin dualarımı kabul edip beni kurtarmadın?” demiş. "Denedim hem de çok denedim. Önce arabasıyla komşunu gönderdim. Sonra tekne ve son olarak helikopter gönderdim. Ama sen hiçbirini kabul etmedin" demiş Tanrı.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Özgür 2017-12-14 13:49:34

Sokal, uydurma makalesinin hiçbir tenkide tabi tutulmadan ve muhtevasındaki teknik-fiziksel ayrıntıların doğruluk yahut yanlışlığı için hiçbir uzmana başvurulmadan yayınlanmasının sebebi olarak; makalenin ortaya attığı temelsiz iddiaların ve yaptığı çıkarımların ‘Social Text’in ideolojik söylemiyle örtüşmesini, örtüşmeden de öte bu söyleme göz alıcı bir meşruiyet sağlıyor oluşunu ileri sürüyor. Tüm bu tartışma içerisinde Social Text’in editörlerinden konuyla ilgili gelen çarpıcı ve ibretlik cevapla bu hikâyeye son verelim: Editörlerden biri Sokal’ın makalesinin oyun olduğunu hala kabul etmemekte ve yazının iyi bir yazı olduğunu düşünmektedir.