Sevdâ çağırır. Ne kadar uzağınızda durursa dursun sevilen, ne kadar ateşli dikenler içinde bulunursa bulunsun, artık baş koymama şansınız yoktur “O Yol” a… Kalbiniz maşuka koşan bir pervane suretine bürünmüş, bedeninizin direniş hakkını elinden almıştır.

Öncesinden de biliyordum fakat iki sene önce düştü benim içime bir kor olarak Kudüs. Nuri Pakdil hocamızın “Kudüs Sohbetleri” ile kıymetli yazar Ahmet Turgut’un “Kalbim Kudüs’te Kaldı” isimli kitabının da bu uyanışa vesile olduğunu söylemeliyim. Bekleyişin son haddinde, geçtiğimiz Pazar, ziyaret maksadıyla çıktık yola. Ülke girişinde sabrımızı teftiş eden bir takım olumsuzluklara maruz kalsak da grubun tüm üyeleri ile beraber “gül dikensiz, vuslat çilesiz olmaz” hakikatini unutmuyor, sükûtu terennüm ediyorduk. Gece 01.00 sularında başlayan yolculuğumuz ertesi gün öğle vaktinde nihâyete erdi ve bizim Mescid-i Aksa’yı ziyaretimiz ancak ikindi vaktine dokunabildi. İkindi benim ruhuma daima dingin bir huzur, yüzünü hüzne dönen lirik bir kırmızılık vermiştir. Aksa’yı, kapılarını silahlarla bekleyen İsrailli askerler, avlusunda koşuşturan birkaç Filistinli çocuk, canını kollarımıza sıcacık bırakan yöre hanımları, “Hoş geldin Türkiye, hoş geldin Türk” nidâları ile ilk kez öyle tenha, öyle tutsak, öyle mahzun görmek, ruhuma tarifi imkânsız bir ıstırap yükledi. Bundan sonra Kubbetüs Sahra’nın halılarına dökülecek, Kıble Mescidi’nin eşiğine damlayacak, Mervan Mescidi’ne karışacak, Ömer Mescidi’nin kapısına yayılacak o gözyaşları da bizim değildi. Dualarımız ve kalbimizin samimiyeti ile beraber Kudüs’e armağan edebileceğimiz belki de tek şeydi…

Ruhumuzun kıymetlisi, yeryüzünün altın incisi, Hz. Âdem’in inşası, Hz. İbrahim’in evladı İshak (a.s.) ile kucakladığı gayret hatırası, Davut Aleyhisselâm’ın mübârek fethi, gönlü şerha şerha olan Allah Resulü’nün teselli durağı, Miracı, Kıble, Kâbe’ye döndürülünceye dek, Müslüman’ın mihrabı, 44 kez âlem-i İslâm’a kazandırılan Selahattin Eyyubi rüyası, Yavuz Sultan Selim’in Osmanlı mülküne en kıymetli armağanı orada tüm heybetine rağmen, yalnız bir masal güzelliği ile ziyaretçilerini bekliyordu… Dış kapılarda olduğu gibi, mescidlerimizin giriş kapılarını da İsrailli polisler tutmuş, gözlerini rahatsız edici bir yapışkanlıkla üzerimize dikmiş, pasaport kontrolüyle beraber çanta araması yapıyorlardı. Müezzin yanık ve soylu bir sesle ezan okurken Kubbetüs Sahra da üç, belki dört-ama daha fazla değil- bir saf bulunduğunu gördük.

Kudüs Yahudi ve Müslümanlarla beraber Hristiyanlara da ev sahipliği yapıyor. Hristiyan inancına göre Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği düşünülen yer, Kıyamet kilisesi. Burada ve çile yokuşunda Hristiyan hacılarla karşılaşıyoruz. Müslüman ve Yahudi mahalleleri ayrı fakat insanlar iç içe yaşıyor ve ticaret yapıyorlar. İbranice ve Arapça, nadiren de İngilizce konuşuluyor. El Halil Şehri’nde Hz. İbrahim’in, Hz. Yakup’un, Hz. Yusuf’un, Hz. İshak’ın ve hanımlarının türbeleri var fakat gerçek kabirler camii altındaki mağarada. İsrail, mağaraya ulaşımı engellemek için geçit yolunu çimento ile kapatmış ve caminin yarısını sinagog yapmış. Burada Cuma akşam ve yatsı, Cumartesi de beş vakit ezanı(Yahudilerin ibadet günleri olması münasebetiyle) okuyamayan müezzinlerimiz, diğer vakitler için de sinagog onayını almak durumundalar. El Halil’e giderken “utanç duvarları” ile çevrili başka bir şehirle buluştu gözlerimiz; Beytüllahim. Açıkhava hapishanesi. Bölgede yaşayan Hristiyan ve Müslümanlar 24 saat kameralarla izleniyorlar. Dönüşte Eriha’da konaklıyoruz. Namaz kıldığımız yerin meydanında, yurdundan ayrılmak zorunda bırakılan Filistinlileri temsil eden ve üzerinde “bir gün döneceğiz” yazan büyük bir anahtar var. İleride “Tecrübe Dağı”  Hristiyan inancına göre Hz. İsa’nın kırk gün tefekkür ettiğine inanılan yer. Hakikatse, “Tüm peygamberler aynı düşünsel sancıyı çekmişler” diye düşündürüyor. Biraz ötede, kıyısında fazlaca durmamıza müsaade edilmeyen ibretlik Lut Gölü var.  Aynı güzergâh çöl ortasında yalnız ve mağrur bir yapı ile karşılaştırıyor bizi; Nebi-i Musa. Selahattin Eyyübi tarafından yaptırılmış.  Kudüs’te Selahattin Eyyübi’nin stratejisi ile Müslümanların hâkimiyet kurduğu yerlerden birisi de Zeytin dağı. Zeytin Dağı’na çıkarken solda büyük bir Müslüman hastanesi ile karşılaşıyoruz. Selman-ı Farisi ve Rabiatü’l Adeviyye makamları da burada.

Dört günlük Kudüs rüyası ve yaşattıkları kağıtlara sığdırılacak bir hüviyete sahip değil fakat söylenmeli; Kudüs ve Mescid-i Aksa, İslâm tarihinin tüm heybet ve ihtişamına rağmen Müslümanların geldiği noktayı göstermesi bakımından önümüzdeki en somut örnek.

Yine de yaralanmış, ezilmiş, kırılmış bir umut; Elimizde bayraklar, dilimizde tekbirlerle… Hüzünden arındırılmış mutmain ve tebessüm ehli bir yüzle… Belki bir sabah…

Nuray Alper

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.