Eski Türkiye’de “Mezopotamya” kelimesi prangalıydı. Türkiye’nin birbirinden bazı yönleri ile çok farklı, bazı yönleri ile çok benzer kesimleri ve de apoletli tarihçileri bu kelimeyi kullanmamak için çaba gösterirlerdi. Devletin ve bu kesimlerin çok sevdiği kelime “Ortadoğu” oldu hep. Kürt siyasal hareketi ve İslamcı kesimin bir bölümü Mezopotamya demeyi tercih ettiler yıllar boyunca.

AK Parti hükümetinin kurulması ile beraber bu kelime devletin litarütürüne de girdi. Başta eğreti dursa da  zamanla epey kanıksandı.

Bir kaç gün önce bir Türkçümüzün “emperyalizm bizi Ortadoğu kelimesiyle uyuttu, burası Mezopotamyadır” dediğini duyunca ister istemez şaşırdım. Entelejansiyamız nihayet kavramları doğru kullanmaya karar mı verdi ne?

Bu akademisyen, “kavramları emperyalizmin bize dayattığı şekilde kullanmaktan vazgeçmeliyiz” deyince yıllardır kavramların doğru kullanılmasının önemini yazan biri olarak epey memnun oldum. Demek ki can çıkmadan ümit kesilmezmiş.

Türkiye’nin sınır güvenliği gerekçesiyle Afrin operasyonunu başlatması  Cumhuriyet tarihi boyunca bize çok uzak hissettirilen toprakların hiç de uzak olmadığını, bu bölgenin Mezopotamya olduğunu hatırlattı. İki nehrin arası, medeniyetlere beşiklik yapmış verimli topraklar. Kürtlerin Mezopotamyası...

Sadece Kürtlerin Mezopotamyası mı? Türkleri, Arapları anmadan geçmemiz mümkün mü?

Bu toprakların Türkü, Kürdü, Arabı kendi etnik kimliğinin dışındakileri yok sayacak bir projeye niyetlenecek kadar basiretsiz olabilir mi?

“Rusya olsun, İran olsun, ABD olsun fakat Türkiye olmasın Suriye’de” demek mantıklı geliyor mu? İdeoljik, mezhepsel kaygıların kör ettiği insanlar bir inat uğruna Mezopotamya’yı ve çevresini ateşe vermeye hazır. Bir üçüncü dünya savaşının çıkması kimin faydasına? Ölen hep başkasının çocuğu mu olur sanıyorunuz?

Ölüm gelip bizi ve sevdiklerimizi bulmaz” hissi sizi çok geçmez terkedecektir.

Bu topraklarda “ekonomi temelli bir işbirliği projesi” üzerinde önemle durulması gereken bir olgu.

Herkesimin önde gelenleri insanları ateşe atmak çabasını terk edip birlikte projeleri geliştirmeli ve tartışmaya açmalı.

***

Barış masasını devirenler konuşunca

HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş “barış sürecine” hep karşı oldu. HDP’yi yakından tanıyanlar bunun böyle olduğunu bilir..

Bu anlamda gerek Abdullah Öcalan ile, gerek yol arkadaşları ile, gerekse HDP tabanı ile zaman zaman ters düşmeyi göze alacak kadar militan bir duruş sergiledi Demirtaş.

Ben ve benim gibi düşünenler, Demirtaş ve ekibi nasıl hareket ederse etsin, “barışa ikna olmuş Öcalan’da biter herşey” demeye devam ettik barış süreci boyunca.  Kürdistan’da ve Türkiye’mizin diğer bölgelerinde yaşayan HDP tabanının bütün ısrarına rağmen HDP içindeki savaş lobisinin ideolojik kaygılarına kurban verildi barış süreci.

Benim merak ettiğim, HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın bundan beklediği fayda neydi ve şu anda ne?

Siyasi basiretsizliğin gelip dayandığı son nokta burası.

Öcalan’ın yerine başkan olmak hayali mi? Bunun gerçekleşmeyeceğini Öcalan’ı çok değil birazcık tanıyan herkes bilir. PKK geleneğinde Öcalan’ın yerine göz diken tasfiye olur. Eski Eş Genel Başkanının yaşadığı da bu şimdi.

Demirtaş’ın duruşma salonunda söyledikleri ise bendeki kuşkuları gidermek için yetti. Bu savunmayı senin eline kim vermişse sana iyilik yapmamış sevgili Demirtaş. Bu savunma “barış masasını ben devirdim” diye bas bas bağırıyor.

Bana göre, Kürt halkının daha 100 sene daha minnettar olması gereken Tayyip Erdoğan’ın bu puslu kurtlar vadisinde aldığı riski tekrar gözler önüne sermiş Demirtaş.

Ah Demirtaş! Duruşmanın bir bölümünde “İmralı’dan bize Referandumda ‘evet’ dememiz için kağıt getirdiler” diyerek Tayyip Erdoğan’ı ve hükümeti seçimlerde Öcalan’la işbirliği yapıyor imasıyla aç kurtların önüne atmaya çalışıyorsun, aradan 5 dakika geçmeden “Öcalan’dan bize anayasanın değimesine ‘evet’ verin diyen bir mesaj gelmedi, bu yalandı” diyorsun.

Türklere gidip, “Tayyip Erdoğan HDP ile birlikte olup Türkiyeyi bölecek” diye korkutan, PKK’ye gidip “Tayyip Erdoğan’a güvenmeyin, silahlarınızı bırakmayın” diyenlerle aynı yörüngede olman neden?

Böyle mi olmalı bir genel başkanın inandırıcılığı?

Barış masasını toz duman etmekte başarılı oldun anladık da, daha neyin peşindesin?

***

Değişimi görmemek için direnenler

Sene 2004... Bir arkadaşımın pasaport işlemleri için Ottava’daki Türkiye konsolusluğuna gittik.

Konsolosluk içinde kuyruk. 

Arkadaşın işlem sırasını beklerken ben de kendi çapımda gözlem yapıyorum. Ortam buram buram faşizm kokuyor. Konsoloslukta çalışanlar maaşlarının bu insanlardan alınan vergilerden ödendiğini unutmuşçasına gelene gidene hakaret ediyorlar. Eşiyle Kürtçe konuşan bir vatandaşa “bu dili burda konuşamazsınız” diye çıkışıyor bir memur. Başörtülü bir bayana irtica suçlamasında bulunuyor bir diğeri. Verdiği dilekçede “annem” yenine “anam” diye yazan Türke, Türkçeyi iyi kullanamadığı için hakaret ediyor başka bir memur. Arkadaşın yanına gittim “Kardeş, ben çıkıyorum yoksa görevli kılıklı bu ruh hastalarından birine dalacağım” dedim. Arkadaş “Aman gözünü seveyim konuşma, 3 saat yol geldik şu işimizi halledelim” diyince ben kendimi dışarı attım. Bunlar AK Parti’nin hükümet olduğu fakat hâlâ Dışişleri Bakanlığı’ndaki İttihatçı yapının dağıtılamadığı dönemler. Adamlar bu bakanlıkta babadan oğula geçen bir sistem kurmuşlar, babalarından kendilerine miras kalmış çiftik gibi yönetiyorlardı.

Aradan 7-8  sene geçti. Bu sefer benim pasaport işlemlerim için Türkiye konsolosluğuna gitmem gerekti. Konsolostukta ters bir laf konuşan olursa kafa göz dalmaya hazır ruhiyet içindeyim ve “Kim Ottova’ya gidecek bu karda kışta” derken arkadaşlar “Haberin yok mu Toronto’da da Konsolosluk açtı Türkiye” dedi. Halkın hükümeti halkın sesini dinlemiş Toronto’da Konsolosluk açmış, 3 saat yol gitmekten kurtulduk.

Randevu sistemine geçerek bi kere kuyruk olayını halletmiş AK Parti. Devlet değil AK Parti diyorum çünkü İttihatçı kafa olsa zulme devam ederdi.

Sabah belgelerinizi veriyorsunuz öğleden sonra gelip alıyorsunuz. Hepsi bu kadar. İlk değişimi kapıda security check’te hissettim.Ters bir lafta suratına yumruk atmaya hazır olduğum kapıdaki görevli güler bir yüzle “Hoşgeldiniz beyfendi” dedi.

Allah Allah, hayırdır ne oluyoruz?

Biz Türkiyeliler devlet kapısında bu nezakete alışkın değiliz…

Belgeleri vermek için beklerken benden önceki kişiler işlemi yapan memura epey laf saydılar. Öğleden sonra gelmek yerine hemen belgelerini almak istiyorlardı. Memur mahçup ifadelerle prosedürün böyle işlediğini söylese de vatandaş ısrarcı. Sıra bana gelince memur “Ercüment bey,, siz olayın şahidisiniz, burda yanlış bir şey yaptık mı?” diye sorunca ben büsbütün şaşkınlık içinde kaldım. “Kusura bakmayın ama sormak zorundayım bu konsolosluğa ne olmuş böyle? 7 sene önce gelene gidene hakaret eden Türkiye konsolosluğu gitmiş, Kanada devletinin bir kurumu gelmiş sanki, şaşkınlık içindeyim” dedim. Memur “Efendim biz halka hizmet için burdayız” deyince  teşekkür ettim ve ayrıldım konsolosluktan.

Şimdi AK Parti hükümetinin yaptığı bu değişimleri -ki bana göre devrimsel nitelikte herbiri- görüp sanki hiç bir şey olmamış gibi eski anlayışla devam etmem isteyen olabilir fakat sırf bu değişim için bile AK Parti’ye  ve Tayyip Erdoğan’a en az 20 sene daha minnetarlık duyulmalı diye düşünüyorum, kimse kusura bakmasın.

***

Söylenmese eksik kalırdı

"Dadwerîya bêhêz jarî, lê hêza bêdadî jî çavsorî ye."

" Kuvvete dayanmayan adalet acizliktir, adalete dayanmayan kuvvet zalimliktir."

- Voltaire-

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.