Mü’min olarak kesin inancımız o ki; mülkün mutlak maliki Allah’tır… O şanı yüce Allah, teşhir yasaları gereği evrende her şeyi istifademize sunmuştur… Bizden istenen ise mülkle ilişkimizi emanet bilinci üzerinden sürdürmektir…

Şahit olma şuuru ile sahip olduklarımızı kullanırsak amaca uygun hareket etmiş oluruz… Aksi takdirde sömürü, yozlaşma ve çürüme kaçınılmaz olur…

Nimeti kendinden değil, Allah’tan bilmektir… Sahib-i Hakiki O’dur… İnsanın sahipliği muvakkat ve mukayyettir… Her şey imtihan kapsamında gerçekleşmektedir… Dolayısıyla ne elde ettiklerimizle şımarma ne de mahrum kaldıklarımızdan dolayı isyan etme hakkına sahibiz…

Sahip olduklarımızın hacmi, ebatı, sayısı ne olursa olsun hepsi vesile-i şükürdür… Tıpkı Hz. Süleyman (as)’ın ifade ettiği gibi:

“Bu Rabbimin bir lütfudur; beni imtihan etmek için… Şükredecek miyim yoksa nankörlük mü edeceğim…” (Neml, 27/40)

Hz. Süleyman’ın servet ve saltanata yaklaşımı bu iken, Karun ise bunun tam zıddı bir yerde duruyordu:

“O (Karun): ‘Ben ona yalnızca bendeki bir bilgi sayesinde nail oldum’ dedi.” (Kasas, 28/78)

İşte servetle şımarmanın ve mülke tapınmanın tarihi timsali…

Serveti biz kazanıyor olsak da bilelim ki sahibi Allah’tır…

Mülkü biz yönetiyor olsak da unutmayalım ki maliki Allah’tır…

Canı biz taşıyor olsak da hatırlayalım ki veren Allah’tır…

Bu bakımdan her şeyi Allah bağlantılı düşünmek durumundayız… Ekonomik hayat da Allah’tan bağımsız düşünülemez… Hele hele ekonominin dinleştirildiği bir çağda, ekonomi piyasanın tapınma düzeyinde insanların gündeminde olduğu bir zamanda “Nasıl bir ekonomi?” sorusu cevapsız kalmamalıdır… Homo-economicus bir insanı hakikate ve hidayete irşat ve ikna etmek, temel insani ve İslami sorumluluk olsa gerek…

Bugün büyüyen ekonomiye ters orantılı küçülen insanla karşı karşıyayız…

Evet, gelişen iktisadi gücüne orantılı istiğna, istikbar, ihtiras, istismar, imtiyaz ve ihtikâr peşinde olan bir insan modeli insanlığı tehdit ediyor…

Tüm İslami ve insani değerleri kaybetmek pahasına ekonominin gücü kutsanıyor… Doğrular, değerler değil; rakamlar, puanlar, yüzdeler, anketler, grafikler konuşuyor… Kirli kazançlar, toplumsal kokuşmuşluğu körüklüyor…

Helal kazanç ve meşru bir ekonomiye hayat hakkı tanımıyor… Kimileri İslam iktisat sistemini kapitalizm içinde eritme çabasında, yani kapitalizmin değer yargılarına İslami bir gerekçe hazırlama gayretinde…

Unutmamak gerekir ki; İslam, sadece İslam’dır…

O’nu sosyalizmin müjdecisi görme basiretsizliğini gösterenler de kapitalizme uyarlama gafletine düşenler de aynı çelişkiyi yaşıyorlar…

Peki ne yapmalıyız?

Kapitalizmin maddeye yüklediği “dünyevi” değere bizim bir de “uhrevi” boyut kazandırmamız, kendimize ve insanlığa karşı bir vazifedir… Biz iş kurarken kâr etmenin dünyevi getirisinin yanı sıra infak etmenin, hayır işlemenin, sevap kazanmanın manevi huzuruna da talip olmalıyız…

Mülkü gurura dayanak kılma yanılgısından kurtulup, hamde vesile kılmalıyız…

Ahlak dışı bir kârın, kazancın sahibi olmaktansa zarar etmeyi hatta iflası bile göze alabilmeliyiz…

İşte tam da bu noktada kanaat ekonomisi gerekiyor… Kanaat ve takva olmadan kapitalizme karşı direnemezsiniz… Karunlaşmanın önüne geçemezsiniz…

Kanaatin tükendiği yerde acımasız rekabet devrededir… Kardeşlik ikliminden uzaklaşan insanlar, “kâr”daşlık peşindedirler… Kulluk yükümlülükleri yerine piyasa kuralları artık belirleyicidir… Mabed merkezli bir yaşamdan, market eksenli bir hayata dümen kırılmıştır… Ahlakilik, enayilik olarak algılanırken; iş bilirlik, iş bitiricilik, kurnazlık revaçtadır…

Kârlı yatırıma kilitlenen kitleler helal kazançtan kopmuştur… Hayatın bereketinden mahrum kalan toplumun tek derdi gelir artışıdır… Tasarruf tedbirleri konuşulurken tasadduk devre dışıdır… Literatürde en çok telaffuz edilen kelime kâr ve zarardır, sevap ve günah tedavülden çıkmıştır… Öncelikli hedef felah değil refahtır… Tüm arayışlar müttaki değil müreffeh bir toplum olmak için…

Allah’ın işaret ve davet ettiği cenneti uzak görenler, dünyalarını cennetleştirmeye durdular…

Allah’ın cennetini önemseyenler için ise yapılması gereken bellidir: Yatırımlarını sadece bu dünya ile sınırlamamak, ölüm ötesine kaydırmak…

Karz-ı hasenin kârına müşteri olmak…

İhsan ve infak ile insanlık sınavından yüz akı ile çıkmak…

“Veren el” olmaya çalışırken, veren elin üstünde bir Kudret elinin olduğunu da hatırlamak…

Marifet alış-verişte değil alıp vermektedir…

“Al-ver”lerini Allah’a ayarlayanlar kazandılar, diğerleri aldandılar…

Önemli olan çok kazanmak değil, kazandığının hesabını verebilmektir… Hesabını veremeyeceğimiz hayatlar şimdiden bize ait olmamalıdır…

Hayat Allah için ise, helal olması gerekmez mi?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.