Malatya Büyükşehir Belediyesi siyer konferansları çerçevesinde geçen hafta sonu Malatya’da “Medine Vesikası” çerçevesinde bir panel düzenledi. Panelde dört farklı konuşmacı, meseleyi farklı disiplinler açısından yorumladı. Bu açıdan öncelikle bu organizasyon için Kültür Daire başkanı İhsan Gençay bey ve ekibine teşekkürlerimi arz ederim.

O panelde aktüel açıdan da önemli değindiğim bazı hususları burada paylaşmak istiyorum. Öncelikle Medine Vesikası konusunun 1990’lı yıllarda kısa metrajlı ele alındığını gördük ancak vesika daha sonraki yıllarda gündemden çıktı. Uzun bir zamandan sonra üzerinde konuşmak benim için oldukça anlamlı.

Öncelikle belirtmeliyiz ki, Medine Vesikası bir toplumsal sözleşmedir. Medine vesikası, Hicret’ten sonra Müslümanlar, müşrikler ve Yahudiler arasında akdedilmiştir. Öncelikli hedefi Medine’de yaşayan bu grupların kendi aralarında Medine’nin savunmasını da kapsayan birlikte yaşama projesidir. Bu yönüyle içinden çıkarılması gereken bazı sonuçlar vardır. Bir kere bu sözleşme, kendi tarihi şartlarında hazırlanmış bir metindir. Bu açıdan farklı dinden insanların bir arada yaşamaları konusunda bize bir mesaj verirken, içerisinde konjonktürel unsurları taşıdığı unutulmamalıdır. Söz gelimi; kabilesel ilişkiler, o döneme özgü koşullar. Dolayısıyla bize bir toplumsal sözleşme ve bir arada yaşama tecrübesine dair bir evrensellik sunmaktadır.

Bu mesajların günümüz açısından belirli bir ihtiyaca tekabül ettiğini belirtmeliyiz. Bir kere modern zamanlara gelindiğinde, Batı’da başlayan ve neredeyse tüm dünyaya yayılan ırk ve sömürü merkezli politikalar karşısında bir üst değeri vurgulanması bakımından günümüzdeki sorunlara cevaptır. Diğer yandan dünyanın birçok coğrafyasında dini, etnik, mezhebi çatışmalar devam ederken, nasıl bir arada yaşanacağı sorusu için önemli bir tarihsel tecrübedir.

Kanaatimizce Medine Vesikası’nı bundan sonra daha ciddi düşüneceğiz. Bunun nedenlerinden birisi de içinde yaşadığımız küresel çağdır. Ulus-Devlet sınırlarının aşındığı, göçlerin yaygınlaştığı, insanların dünyadaki seyyaliyetinin arttığı bir zaman diliminde farklı din, ırk ve mezhepten insanlarla bir arada yaşama meselesi daha çok tartışılmaya başlanacaktır. Artık bir kozmopolitlik kendisini bu bağlamda daha fazla göstermektedir.

Batı dünyasının bunun karşısında insanlığa sunduğu alternatif ise, postmodern bir çokkültürlülüktür. Çokkültürlülük tüm din, mezhep ve düşüncelerin hakikat iddialarından vazgeçerek kültürleşmesini ve yanyanalığını savunur. Her dinin bir kültürel boyutu vardır. Ancak bir dinin hakikat ididiasından vazgeçmesi hiçbir şey söylememesi, ortodoksisinin delinmesi anlamına gelir. Üstelik de postmodern projeler, uzun vadede tüm farklılıkları güçlerin hegemonyasına teslim etmektedir. Halbuki Medine Vesikası’nda hiçbir dinin hakikat iddiasından vazgeçmesi söz konusu değildir. Hatta bu istenir.

Medine Vesikası’nın bir toplumsal sözleşme olduğunu söylemiştik. Bu sözleşme batı’daki sözleşmelerden de önemli oranda farklılık taşımaktadır. Söz gelimi; Rousseau’nun Toplum Anlaşması nihai kertede kuvvetin bir hak haline getirilmesi üzerinde durmaktadır. Halbuki Medine Vesikası’nın tüm maddeleri gözden geçirildiğinde, insanlar arasında adalet esası üzerine odaklandığı; Batı’dakinin tersine gücü değil, adaleti öncelediği görülecektir.

Esasen Vesika’nın üzerinde daha fazla analizler yapmak gerekiyor. Fakat bundan sonraki süreçte, vesika’ya bir de aktüel sorunlar bağlamında yeniden bakmakta fayda vardır.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.