Toplumlarda açık veya örtük biçimde işleyen bazı yargılar vardır; içinde yaşanılan dönemin, en ilerlemiş, en mükemmel olduğu, hatta geçmişte yaşayan insanların bazı şeyleri bilmediği gibi. Hatta kimi insanlar tarihe yönelik bu tür yargılar yöneltirler: Bu geçmişteki insanlar ne kadar saf ve cahil diye.

Gerçekten durum böyle midir? Doğrusu bu tür yargıların Batı’da bir dönem biraz da “ilerleme “ anlayışından mülhem sahiplenildiğini biliyoruz. Fakat öte yandan teknolojik gelişmeler hızlandıkça ve yoğunlaştıkça, insanın da herhalde kendine güveni artıyor.

Fakat şunu bilmemiz lazım ki, insan Hz. Adem’den (AS) bu yana temel potansiyel, istek ve arzuları itibarıyla değişmemiştir. Elbette arzu ve taleplerinin konusu değişir; ancak arzu eden bir varlık olması durumu daimidir. Belki de bunun için, dinler, insanın tûl-i emel boyutuna dikkat çeker ve onları uyarırlar. Arzunun konusu üzerinde durmazlar. Çünkü bu bir teferruattır.

Etrafımıza bakıp, bu kadar teknolojik aygıtla donatıldığımız için kendimizi çok şanslı sayabilir ve hatta geçmişteki insanlara için için acıyabiliriz. Fakat her dönemin kendi imkan ve imkansızlıkları içerisinde avantaj ve dezavantajlarını da görmemiz gerekiyor. Büyük oranda şehirlerde ve betonlarda yaşayan modern insanın ayağını toprağa değme; dolayısıyla tabiatla içiçeliği çok mümkün değildir. Tabiattan uzaklık aynı zamanda, insanın tabiatını da değiştiren bir faktör olarak ortaya çıkıyor. Zira muhatap olduğumuz ve bizi çevreleyen her şey neredeyse doğallıktan uzaklaşıyor.

İçinde yaşadığımız dünyada biraz teknolojinin, biraz da tüm dünyaya egemen olan ideolojilerin tesirinde yaşanan olumsuzluklar, gün geçtikçe insanı daha çok belirlemeye başlıyor. Bir kere ciddi anlamda bir mekanikleşmeden söz etmeliyiz. Özellikle modern kent olgusuyla birlikte, şehirlere olan aşırı göç ve yüklenme, burada insan için hareket kabiliyeti ve imkanını azaltıyor. Onları daha çok mekanikleştirerek rutinleştiriyor.

Belki birçok kimsenin “samimiyet kalmadı”, “insanlık kalmadı” şeklindeki sitemlerinin arkasında da bu durum var. Nihayetinde kendi küçük evrenlerine kapanan bireyler, sadece kendileri ile ilgilendikleri için insani ilişkiler eski doğası ve derinliğini kaybetmektedir. Herkesin gözlemlediği bir husustur ki, metroda, araçlarda, sokaklarda insanlar gülmüyor, selamlaşmıyor ve açıkçası yardımlaşma ve fedakarlık azalıyor. Tüm bunlar, kapalı evrenlerin daha çok berkitildiği anlamına geliyor belki de.

Teknolojinin aynı zamanda insanın Tanrı ile ilişkisini de değiştirmesi de söz konusu. Bu değişim, sadece Tanrı’ya karşı olan tavırlar açısından değil, insan-insan ilişkisi ve dünya için geliştirilen perspektiflere doğru da genişletilebilir. Buna teferruatlı olarak gelecek yazılarda İnşaallah değinmeye çalışalım.

Fakat mekanikleşme önemli bir problem. Bunun karşısında yapılması gereken şey ise, farkındalığı sürekli kılmaktır. İnsanın nereye gittiğini tekrar tekrar kendisine sormasıdır. Ben bu bağlamda iki noktayı dile getireceğim.

İlki, Kur’an-ı Kerim insanların rutinleşmesi, mekanikleşmesi ve donuklaşması karşısında “Nereye gidiyorsunuz?” (81/Tekvir, 26) diye soruyor. Demek ki, bu soruyu tekrarlayarak, üzerinde düşünerek ve kendini değiştirerek mekanikleşmeye direnmek gerekir.

İkincisi de, zikir burada önemli işlev görecektir. Zikirden kastettiğim ise, belirli formülasyonları belirli sayılarda dile getirmekten ziyade, hayatı dair ahlak ve parametreleri tekrar insanın kendisine hatırlatmasıdır.

Hayatta tek bir şans var. Trajedik sonları önlemek için henüz vakit varken…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.