Daha ilkokula başlamadığımız yıllardı. Ailemiz, yazın köyde kışın ise şehirde konaklar bir vaziyette idi. Özellikle yaz ayları köyde çok canlı bir ortam olurdu. Bu zamanlarda ekinler kaldırılır. Kış hazırlığı yapılır. Hayvan sahibi olanlar, kış için hayvanlarına ot toplar ve bunları kurutarak balyalar halinde ahırlara taşırdı.

Öbür yandan sebze, meyve ve diğer yaz yiyecekleri de kış için kurutulurdu. Bunları takip eden diğer işler özellikle üzüm bağları olanlar; üzümden pekmez, çekçek, bastık ve diğer kışlık tatlıları hazırlardı. Üzüm bağı olanlar; ayrıca üzümü kurutmanın yanı sıra yaprak da basarlardı. Yine hayvanları olanlar da süt ürünleri hazırlardı. Bunların peynirleri Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlere kadar ulaşırdı. Fıstık ve Badem ağaçları olanlar da bu ürünleri toplayıp pazarlara götürürlerdi. Son zamanlarda tatlıcılar ürünü yerlerinden almak için bu çiftçilerin ayağına gelirlerdi.

Yaşadığımız köy, çevresindeki köylere nazaran büyükçe bir durumdaydı. Köyde bizim evimizin bahçesinin ortasında büyükçe bir dut ağacı vardı. Annem çoğu zaman ekmekleri ve diğer yiyecekleri bu dut ağacına asardı. Köpekler, kediler yetişmesin, yemesin diye. Sadece onlar mı? Diğer haşerat da günlük yiyeceklere dadanıyordu. Ağacın altında büyükçe bir küp ve karşılıklı iki sedir konulmuştu. Yine seki için hazırlanan iki büyük siyah taş da oturak için konulmuştu. Akşamları bizim evin bahçesinde geç saatlere kadar sohbetler edilir, çaylar içilirdi.

Kış vakti köy odasına gidildiğini de duymuştum. Ben yazları köyde olduğum için bu yer hakkında bilgi sahibi değildim. Bu köy odasında köyün muhtarı ve ağasının köylülerle tarlaların ekimi ve kaldırılması üzerine konuştuklarını biliyordum. Özellikle çobanlar daha fazla uyarılıyordu. Kış uykusu ağır basan çobanlar bazen sürünün tarlaya girmelerine ve ekinlere zarar vermesine sebep oluyorlardı.

Gelelim bahçemize... Dut ağacının altı tarihi günlerinden birini yaşıyordu. Köyde ağanın oğlu evlenecekti. Bir de sünnet olacak küçük çocukları vardı. İki düğünü bir arada yapıp bu yaz sezonunu kapatmak istiyordu. Davullu zurnalı bir köy düğünü olacaktı. Felekten üç gün, üç gece düğün olacaktı. Ağa, muhtar, imam efendi ve diğer ileri gelenler bizim bahçede. Çaylar kahveler gelip gidiyordu. Mesele düğün olunca hele sünnet düğünü de eklenince kimin kirve olacağı ve kimin bu düğünde davul-zurna çalacağı da konuşuluyordu.

Bir iki kelamdan sonra köy ağası, falanca kardeşlerin davul-zurna çalması konusunda karara varmıştı. Lakin köyün imamı Âdem Hoca bu davul zurna oyununda pek haz almazdı. Düğünde halaylar çekilirdi. Ve bu halayda kadınlarla erkeklerin kol kola girmelerinin dinen caiz olmadığını, peygamber efendimiz döneminde düğünlerin böyle yapılmadığını örneklerle de anlatınca ağa biraz geri adım atmış. Bu düğün merasiminin İslami usullerle nasıl yapılması gerektiğini imamdan öğrenmek istemişti.

Gelin görün ki düğünde davul çalma ve zurna üfleme işini üstlenenler yani mıtrıblar önceden ağaya ve maraba takımına hediyelerini götürdükleri için seslerini yükseltmeye kalkışmışlardı. Arkalarına köyün genç delikanlılarını da alınca ağa ile imam yalnız kalmıştı. Ağa da bir yolunu bulup imamı yalnız bırakma telaşındaydı. O da hamamın namusunu kurtarmak adına çareler arıyordu. Ayrıca komşu köyün ağası da çocuklarının kirvesi olacaktı. Onlar da bir eğlence istiyorlardı. Öbür yandan da Ramazan ayından yeni çıkılmış, çoğu köylü hala beş vakit namaza devam ediyor, kimi de kaza oruçlarını da tutuyordu. Köylüler arasındaki sohbetlerin konusu hala sahabelerin hayatı, peygamber efendimizin örnek kişiliği idi. Fakat bir kere hem hazirun hem de düğün için davet edilen gevendelerin de (mıtrıb) huzuru bozulmuştu.

Âdem Hoca dinini hem iyi bir şekilde yaşamak hem de yaşatmak adına çok çaba sarf eden aydın bir imam idi. Zaten geçen Ramazan ayında her akşam köylünün mevlit adı altında yaptığı iftar programının farz değil sünnet olduğunu söylemesi sonucunda kendisi de bundan zarar görmüştü. Daha önceki imam, bu gibi iftarları teşvik ederek bütün bir ay boyunca evinde yemek yememiş hep kavurması ve eti bol olan sofralarda bulunmuş, bu yemeklerin arkasında da bir Aşir okuyup tatlı ve diğer içecekleri götürmüştü.

İmamın geleneksel köy düğününe karşı çıkması özellikle mıtrıblar arasında geleneği yıkan bir tavır olarak adlandırılmış. Onlar için ağayı ve maraba takımını elinde tutmak için mıtrıplıklarını kullanmaktan başka çareleri gözükmüyordu. İmam’a yüksek perdeden seslenir zurnacı:

mu kardeşim? Babamızın ve dedemizin âdetidir. Adetler önemlidir. Görmedin mi falanca ağa geçen düğünde kaç koyun ve koç kesmiştir. Demişti. Ve onun bu sözü imamı susturmaya yetiyordu.

Eğer bir adet ya da gelenek, din haline getirilmiş bir uygulama ekonomik çıkarın konusu olmuşsa onu değiştirmek zordur, dirençle karşılaşırsınız. Böylelikle işin sadece nikâh kıyma faslı imam efendi de olmak kaydıyla diğer bütün organizasyon davulcu ile zurnacıdaydı. Fakat özellikle zurnacının başı genelde köy çocuklarıyla dertte olurdu. Zurnacı, zurnasını üflerken karşısına yaramaz bir kaç çocuk çıkar ve ağacın üstüne çıkarak eline bir limon parçası alır ve ağzına sürer. Bunu gören zurnacı ağzı sulanır ve ahengi bozulurdu. Zurnacı da ahengi bozup çocukların peşine verince tek başına kalan davulcu da çaresiz tokmak vurmayı bırakır. Dantelli mendili çıkarıp terini silerdi.

Zannımca yaşadığımız çağda da mıtrıblarla mücadelemiz devam edecek.

*İslam tarihçisi kıymetli hocamız Prof. Dr. Adnan Demircan’ın ömrü bizden uzun olacak. Kendisi de bir ara buna benzer bir anektod aktarmıştı.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.