BİZ diriler, nedense, çoğunlukla vefatına, ebedi uykusuna uyanırız bir insanın. En çok o zaman görür, en çok o zaman anlarız o insanı…

KİMİ ÜNLÜLERİN, zamanında, kimi dergilerin röportaj sorularına verdikleri cevaplarda “dine sıcak baktıklarına dair” biraz çekingen ve hesaplı cevapları gündeme geliyor. Onlardan biri de son günlerde merhum Münir Özkul’un Zafer dergisinden alıntılandığı belirtilen röportajında geçen şu sözleri: “Bize inkar dayatıldı” veya “Ben secde etmeyi çok seviyorum…”

YOKSA ünlü insanlar sandığımız, sandırıldığımız kadar dine uzak değil miydiler?

Bu ülkede kendi camiaları tarafından aşağılanma ve derken dışlanma korkusu, sanatlarını icra özgürlüğünü kaybetme endişesiyle, sanat ile varsa dinleri, ünleri ile kalpleri arasında sıkışmışlık mı yaşadılar? Neden onların bir inancı, bir dini olabileceği hele o dinin İslam dini olabileceği mümkün gerçeğine, olmazsa olmazmış, imkansızmış gibi bakıldı?

Bunun hem bizzat kendilerinden, hem hakim güdülen siyaset, hayat ve sanat algısından ve hem de sanat sektörünü tekellerinde tutanlardan kaynaklı pek çok nedeni olduğu muhakkak.

Fakat hepimiz biliyoruz ki;

“SANAT, ancak din dışı bir alanda veya dinin dışlandığı bir alanda var olabilen bir olgudur, din ve ahlak sanatı sınırlar, halbuki sanat özgürlükte var olur” şeklinde dayatılan o dar anlayışının hakimiyeti altında oldu olanlar… Önce bırakın sanatı, yaşamaya doğru dürüst izin vermeyen, yığın yasaklı bir din algısıyla belli gün ve saatlere, törenlere hapsedilerek dinin, aslında ahlakın hayattan kovulmasına çalışıldı. Buna göre din özellikle bilimle ve sanatla çok kavgalıydı. Bu yüzden bilimle uğraşabilmek veya sanat insanı olmak için Allah’la çatışmanız ve kesinlikle dindar olmamanız elzemdi. Bu konuda, ilginçtir; kimi din dostu zannedilen hocalar(ilim adamları) ve din düşmanı olan hocalar(bilim adamları) aynı fikirdeydiler. Biri din ve ahlak adına dinin bilime ve sanata karşı olduğunu, diğeri de bilimsellik adına bilim ve sanatın dine karşı olduğunu ısrarla pompalıyorlardı.

Türkiye’nin sanatçı ruhları, yetenekleri, kabına sığmayan kalpleri bu kirli kan dolaşımına atıldı. Kim bilim veya sanat insanı olacaksa Allah ile, din ile, manevi değerlerle, dindar halkla arasına keskin bir mesafe koyacak, ancak ondan sonra istediğini olabilecekti. Böyleydi. Dindar sanatçı olamazdı. Olmasındı da. Keşke dindar insan da…

ÇOK YAZIK Kİ eski Türkiye’nin ünlüleri ‘genel anlamda’ dindar olmadıkları gibi, var olabilmek ve yükselebilmek için ekstra, şeytani bir performansa, yani; dine karşı burnundan soluyan bir kindarlık şartını da taşımak durumundaydılar. Sanatçılığın ilk şartı dini değerleri ve kaynaklarını küçümsemek, dindar olanları aşağılamak ve onların/genel olarak halkın ne üst değerlerine, ne gündelik hayatlarına saygı duymamaktı. Halbuki onları izleyen, sevip hayran olan, alkışlayan halkın geneli Müslümandı. Yine de kitlelerin ilgisini, tezahürünü, iltifatını, hayranlığını, seyrini, gözlerini, zamanlarını alanlar, çaldıklarının yerine, çoğunlukla, tek tek değerlerden kopma ve değerlerine yabancılaşmayı armağan ettiler. Fakat sanat işte…Tereyağından kıl çeker gibi çekiyordu içimizden bizi, bize ait olan her şeyimizi. En nihayet kalbimizi…

SON BİR AYRITI! Bütün bunları düşünürken, devlet sanatçısı dostum, sosyal medyada dini içerikli bir paylaşım yaptığında, hâlâ sanat çevresi tarafından nasıl yadırganıp, “hurra!”dışlanmaya hazır olunduğundan bahsediyordu.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.