Yazılarımızı takip eden değerli okurlarımızın hatırlayacakları üzere; dünyanın tam da merkezinde, yine dünyanın en ağır ve yoğun gündemlerini yaşayan bizlerin çoğunlukla dikkatimizden kaçan Latin Amerika’ya sık sık atıfta bulunuyoruz. Zira irili ufaklı 32 ülkede, yaklaşık 600 milyonluk bir nüfusun yaşadığı, 6 trilyon dolar GSMH'ya sahip olan Latin Amerika her ne kadar bizim ilgi alanımızın dışında bırakılsa da,  ABD'nin “arka bahçesi” olarak anılmaktadır. Gitmediğimiz köyün bizim olmadığı gibi, maalesef gitmediğimiz kıt’a da bizim değil. Bu “arka bahçe” deyimi, Washington yönetiminin dış politikada kırmızı çizgilerinden biri olan 195 yıllık Monroe Doktrini'nden kaynaklanıyor.

1823 yılında dönemin ABD başkanı James Monroe ve Dışişleri Bakanı John Quincy Adams tarafından kaleme alınan ve tarihe “Monroe Doktrini” olarak geçen belgeyle Amerika Birleşik Devletleri “eski kıta” Avrupa'daki tüm güçlü devletlere Amerika kıtasının yeni egemen kuvveti artık benim mesajı veriyordu. Belgede, kıtanın artık kolonileştirilemeyeceği, Yeni Dünya'ya Avrupalı devletler tarafından yapılacak her müdahalenin, ABD tarafından kendi barış ve güvenliğine tehdit sayılacağı vurgulanıyordu. Latin Amerika kısa süre içinde artık tam anlamıyla Washington yönetiminin arka bahçesi oldu. 20. yüzyılda ABD, Latin Amerika'daki 40 hükümetin devrilmesini ya da iktidardan uzaklaşmasında rol oynadı ve son olarak Venezuela’da olup bitenlere bakılırsa, bu gayret ve merakından da vazgeçmiş değil.

Bugünkü ve nasip olursa bundan sonra kaleme alacağım 3 yazımda, kalemimin döndüğünce Latin Amerika’yı, tarihini, bunca talan edilmesine rağmen hala bu bakir ve münbit kıt’ada yaşayan 4 milyondan fazla Müslümanı, yaşadıkları problemleri ve çözüm önerilerimi ele alacağım.

Aslında, kuzeyi ve güneyi ile Amerika Kıt’asını ilk keşfedenler, bize anlatıldığı gibi ne İspanyollar ne de Portekizlilerdi. İlk kaşifler, Müslümanlardı. Bu konuyu apayrı bir yazımda belgeleri ile yazacağım.

15. yüzyılda İspanyolların Amerika'yı istila etmelerinden bu yana, Batılı sömürgeciler tarafından, Afrika'nın kuzeyinden ve batısından zorla hayvan avlarcasına yakalanarak, öncelikle Brezilya, Venezuela, Kolombiya ve Karayipler’e getirilen kölelerin büyük bir kısmı, Müslümandılar. Kıt’ayı İslam’la tanıştıranlar da bu mazlumlar oldular. Kölelerin birçoğu, baskı ve zulümlerle dini inançlarını terk etmek zorunda kaldılar, bunu kabul etmeyenler de vahşice ve hunharca katledildiler. Bunun sonucu olarak da İslam’ın izleri, Latin Amerika ülkelerinde kaybolmaya başladı.

16. yüzyıl sonlarında, kölelikten kurtulanlar ve azad olanlara, Hind alt kıtasından ikinci bir göç dalgasıyla gelenlerin de eklenmesiyle kıtada yeni bir Müslüman nüfus yoğunluğu görülmeye başladı.

Arşivlerde bulunan bazı resmi belgelere göre, 1850-1860 yılları arasında, Arap Müslümanların Latin Amerikan topraklarına yeni bir göçü yaşandı. Bu yeni göçmenlerin çoğu, o dönem birer Osmanlı beldesi olan Suriye ve Lübnan'dan geldiler ve Arjantin, Brezilya, Venezuela ve Kolombiya gibi ülkelere yerleştiler. Hatta, Osmanlı / Türk tabiyetli oldukları için bu yeni gelenlere “EL TURCO” ismi verildi. Arjantin’de 1989-1999 yılları arasında Devlet Başkanlığı yapan Carlos Menem’in lakabı da “EL TURCO MENEM” idi. Bu yeni göç akımıyla gelenlerin bir kısmı da Paraguay'da, Filistin, Bangladeş ve Pakistan'dan gelen göçmenlerle birlikte yerleştiler.

Bu topluluklar, Tıpkı Kuzey Amerika’da (ABD, Kanada) olduğu gibi, kendilerini göçmen olarak kabul eden ülkeler için, çalışkanlıkları, geldikleri Osmanlı coğrafyasından getirdikleri temelde İslam inancından kaynaklanan birlikte yaşama kültürü ile büyük bir artı değer oldular.  Müslümanlar, uzun yıllar süren çok büyük gayretler ve ağır bedeller ödedikleri mücadelelerden sonra, özgürce ibadet etmek için İslami cemiyetler, merkezler oluşturdular; ve camiler, mescidler, hatta külliyeler inşa ettiler.

Latin Amerika ülkelerinde yaşayan Müslümanların yarısını yukarıda ifade ettiğim köleleştirme faaliyetleri ve farklı tarihlerde gerçekleşen göç dalgalarıyla gelen göçmenler; diğer yarısını da yeni hidayet bulmuş Müslümanlar oluşturmaktadır. Müslüman nüfusun hızla artmasının en büyük sebeplerinden biri de, Latin Amerika ülkelerinin birbirlerine olan benzerlikleridir. Portekizce konuşulan Brezilya dışında, kıt’anın tamamında İspanyolca hakimdir. Esasen Portekizce de, İspanyolcayla aynı kökenden gelmektedir. Dolayısıyla, İslam davetçilerinin bir dil engeli yoktur. Bununla birlikte, kıt’anın tamamına yakını Katoliktir. Bu benzerlik; siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda da karşımıza çıkmaktadır. Buradan hareketle, Latin Amerika'daki herhangi bir ülkede yürütülen İslami çalışmaların, bileşenleri arasındaki benzerlikten ötürü, kıt’adaki diğer tüm ülkeler için de yararlı olduğunu söyleyebiliriz.

Yeryüzünün bu önemli coğrafyası, tarihçesi, orada yaşayan Müslüman kardeşlerimiz, problemleri, imkanları, tehditleri ve maddi-manevi fırsatlarıyla ilgili yazmaya devam edeceğiz.

İKİ DOĞU ve İKİ BATI’NIN RABBİNE EMANET OLUNUZ...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.