Ülkenin kurtuluş savaşı koşullarında ne tür destansı mücadelelerin verildiğini, toplumun kahir ekseriyetinin nasıl ölçü kabul etmez fedakârlıklar gösterdiğini biliyoruz. Kasvetli geçen tek parti dönemi koşullarında verilen varlık mücadelesi belleklerde tazeliğini koruyor. Darbelere, krizlere, saldırılara karşı duruşu ortada. Son birkaç yıl içerisine sığdırdığımız büyük çaplı olaylardaki konumlanışı belli. En son 15 Temmuz darbe girişimine karşı gösterilen direniş ile bu konumlanış iyice teyit edilmiş oldu. Bu açıdan siyasi tarihimize ilişkin toplum temelli bir merak ve kafa karışıklığı var ise söz konusu tarihsel süreklilik tüm çarpıcılığıyla önümüzde şahitlik etmektedir.

Topluma dair bu kaydı düşmenin bir anlamı olmalı değil mi? Şüphesiz var. Çünkü Türkiye’nin kritik ve zor süreçten geçtiği her durumda birilerinin tarihsel süreklilik içinde sorumluluk üstlenmekten imtina etmemiş bir toplumu biteviye sorumluluk üstlenmeye davet ediyor oluşu izaha muhtaçtır. İşlevsel bir siyaset yürüttüklerini zanneden bu birileri ya ne yaptıklarını bilmiyorlar ya bu toplumun tarihsel tecrübesinden bihaberler ya ne yapılması gerektiğini bilmiyorlar veyahut ifa edilmemiş bir göreve ve sorumlularına karartma uyguluyorlar. Bulundukları konum, içinde bulundukları ilişki ağı bunların ne yapmakta olduklarını ve topluma ve onun tarihsel tecrübesine yabancı olmadıklarını sarahaten gösteriyor.

O halde önümüzde ya ne yapılması gerektiğine ilişkin bir kafa karışıklığı var ya da çok daha kötüsü yapılacak gürültüyle ifa edilmemiş görevleri ve görev kaçkınlarını gözümüzden uzaklaştırmaya çabalayan ahlaksızca bir girişim var. Bu belirttiğim iki seçenekten birisini seçmek zorunda hissetmeyelim kendimizi. Bu kifayetsiz muhterisler çoğunlukla ikisini aynı anda da yapabiliyorlar. Zira bazıları ne yapmaları gerektiğini bilmedikleri için savruluyorlar. Bazılarının ise ne yapmaları gerektiğine dair hiçbir zaman dertleri olmadı. Onlar kişisel ikballeri peşi sıra ne gerekmişse ona ilişkin bir tavır ve tutum takınmaktan geri durmadılar, bugün de durmuyorlar.

Meseleyi buraya getirdiğimize göre yapageldiğimiz iki tespiti hatırlatmakta zorunluluk var. Zira bize yoldaşlık edenler bilir ki bu köşede iki hususun altı sürekli çizilmektedir ve bu iki husus da yukarıda ifade edilen sıkıntılı durumlarla birebir örtüşmektedir. Birincisi siyasal-düşünsel bir kriz içerisinde bulunuyor oluşumuz. Defaaten dile geldiği gibi Türkiye hem ulusal ölçekte geçirdiği dönüşüm hem de bölgesel ve küresel ölçekteki alt üst oluşlar nedeniyle elinde tutuğu düşünsel-siyasal sermayeyi güncellemek, işlevsel bir hale büründürmek mecburiyeti ile karşı karşıyadır. Bu mecburiyetin karşılığı verilmediği gibi maalesef bugüne değin hakkıyla yüzleşme cesareti de gösterilememiştir. İkincisi ise yine bununla ilintili olan kişisel ikbal, çıkar ve hırsların önünün alınması ve sistemin yapısal bir dönüşüme uğratılması zaruretidir. Bu mevzuda da sancılı bir sürecin içerisinde savrulduğumuz görülmektedir. Kendi misyonlarının gereğini yapmak yerine okçular tepesi firarileri gibi geç kaldıkları dürtüsüyle sağa sola saldıranlar hem boşalttıkları mevziler üzerinden hem de imtiyaz talebiyle saldırıp ifsat ettikleri düzen üzerinden çifte bir yozlaşmaya neden oluyorlar. Bu haksız arayışın-talebin önünün alınması ancak yapısal dönüşümlerle olabilirdi ancak devlet yapılanmamızın niteliği, iç ve dış politik gelişmeler, söylemsel tıkanıklık, kişisel zaaflar bu tarz kalıcı tedbirlerin alınmasını engelledi. O yüzden yaklaşık iki yüzyıldır devam edegeldiğimiz gibi yapısal, kalıcı ve sürdürülebilir tedbirler yerine akut müdahalelerle işi götürmeye çabalıyoruz. İçinden geçmekte olduğumuz bu kritik eşikte yine olağanüstülüğe, varlık-yokluk mücadelesine göndermede bulunup yardım için yüzünü topluma çevirenlerin endişe etmelerine mahal yok esasında. Toplum icap ettiğinde canıyla, kanıyla yardım etmekten, elini değil gövdesini-kafasını taşın altına sokmaktan imtina etmez. Dün etmedi, bugün etmiyor yarın da etmez evelallah. Sağduyusuyla, feraseti ve basiretiyle olması icap ettiği yerde, olması gerektiği şekilde bulundu, bulunuyor.

Burada içine düşülen kafa karışıklığına toplumu da çekmenin bir âlemi yok. Yanlış şerite giren şoför gibi gidilmesi gereken yerde, gidilmesi gereken şekilde gidenleri itham ederek, onları kendi bulunduğu yanlış şerite çağırarak doğru yaptığını zanneden ne yaptığını bilmezliğe prim vermenin âlemi de yok. ‘İnsanlar hüsrandadır, hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna’ ikazı doğrultusunda şunu da belirtelim: Dün olduğu gibi bugün ve yarın da bu ülkenin, milletin ve ümmetin başına çorap örmeye çabalayacak şer güçler, ihanet şebekeleri, işbirlikçiler olacaktır. Bizim hiçbir zaman esas meselemiz düşmanlarımızın varlığı, çokluğu ve gücü olmadı zaten. Tersine düşmanlarımızın olmayışı veya bu tarzda düşünme bizim için vahimdir, ölümdür. İkincisi düşmanla mücadeleyi salt retoriğe ve muharebe meydanına indirgeyen yüzeyselliğe dikkat etmeliyiz. Retoriğin sadra şifa olmadığı hatta bu olayda da görüldüğü üzere yapılmış olması icap eden pek çok şeyi örtmeye matuf operasyonel bir aygıt şeklinde kullanıldığı açık. Mücadelenin muharebe olduğunu dolayısıyla 15 Temmuz’da olduğu gibi şanlı bir eylemlilikle biten bir şey olduğunu var sayan naiflik başa bela. Bizim kritik anlarla ilgili sıkıntımız yok. Sıkıntımız geniş zamanlarda gösterilen lakaytlık, sorumsuzluk ve boş vermişlik. Yüksek bir ahlak üzere olman gerektiğini unutacaksın, yapman gereken sistemik düzenlemeleri yapmayacaksın, bırakın ötekini kendinden olanı ikna edecek düşünsel-siyasal söylemin olmayacak. Devlet-toplum ilişkisinde yol verilen özensizlik seni güçsüz kılacak, muhataplarını-müntesiplerini ve müdafilerini içeriksiz, işlevsiz, kof yapılara dönüştürecek. Senin bunlardan şikâyetin olmayacak hatta bunların bir sorun olduğunu bile kavramayacaksın. Sonra da dönüp topluma çemkireceksin. Millet meydanda, bırakıp kaçmamış, yaranıp uzlaşmamış. Kifayetsiz muhterisler gölge etmese başka ihsan da istediği yok.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.