O(sav) kendini şöyle tanımlıyordu.

‘’Ya Resulullah biraz kendinizden bahseder misiniz?’’ denildiğinde şöyle buyuruyordu:

‘’Ben İbrahim(as) in duası, İsa(as) nın müjdesiyim.’’

Gerçekten o bir dua idi… Dua, onun yaşam tarzıydı… Hayatının hiçbir karesini duasız bırakmamıştır.

‘’Allah’ım, beni göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa nefsimle baş başa bırakma.’’ diyecek kadar dua yoğunluklu bir hayat gerçekleştirmiştir… Duayı hayatlaştırmış, hayatı dualaştırmıştır…

Dua ile hayatı dolduruyor, hiçbir boşluk bırakmıyordu…

Onun Allah’tan ayrı ne bir anı, Allah’tan gayri ne de bir alanı vardı…

Dua iklimini doya doya yaşayan, ibadetin iliği olan duayı iliklerine kadar hisseden bir Nebi ile karşı karşıyayız…

Dilinin isteklerine, yüreğinin iniltisini ekleyerek ve gözyaşlarını da buna şahit tutarak duaya tutunmuştur…

Onun(sav) için dua, hayatın ta kendisiydi…

Dua ibadetin ta kendisiydi… İbadetin iliği duaydı… Beyni duaydı… Özü duaydı… Kulluğun özeti duaydı…

Hayatı incelendiğinde görülecektir ki, duayı katmadan yaptığı hiçbir iş yoktur… Onun yaşam modeli dua ayarlıdır… Fiili ve kavli dualarla hayatını sağlama almıştır…

Duası sadece kendisi ve ümmeti ile sınırlı değildi, hasımlarını bile kuşatıyordu…

Taif’ten dışlanınca, o çileli günde bile merhameti ile tebarüz ediyordu… Cebrail(as) in müşrikleri cezalandırma teklifini o şu dua ile karşılıyordu:

‘’Hayır, ben Allah’ın, onların neslinden sadece Allah’a ibadet edecek, O’na hiçbir şeyi şirk koşmayacak kimseler çıkarmasını diliyorum.’’

Bu konuda daha ileri adımlar atıyor, kendisine en çok eziyet eden Ebu Cehil’i bile duasının kapsamına alabiliyordu:

‘’Allah’ım, ya Ömer bin Hattab ile ya da Ebu Cehil bin Hişam ile bu dini teyid eyle.’’ (Süneni Tirmizi)

Duadaki bu ufku izledikçe düşünüyorum, bizler çağımızın Ebu Cehillerinin hidayet bulması için onlara dua etmek hiç gündemimize girdi mi?

Bizi taşlayan taş yüreklilerin zürriyetinden hidayet üzere nesillerin gelebileceğini hiç hesaba kattık mı?

Evet, helakları için değil, hidayetleri için dua…

Nebevi idrak ve Muhammedi yürek buna işaret ediyor… İlla dua diyor…

O(sav) nun dünyası dua… Varoluşu dua… Duruşu dua idi…

Ümmetine bir dua düzeni sunuyor, dua disiplini veriyordu…

O(sav) nu izledikçe görüyoruz ki, dualı bir hayat durudur, doludur, diridir, doğrudur, doğaldır… Onun dudaklarında dua hiç eksik olmazdı…

Zor günde de, geniş günde de… Varlıkta da, yoklukta da… Belayı da, başarıyı da dua ile karşılıyordu…

İçtenlikli dualarla içini Rabbine dökmüştür… İşte Taif duası:

‘’Allah’ım güçsüzlüğümü ve çaresizliğimi, insanların nazarında düştüğüm hor ve hakir durumumu ancak sana arz ve şikâyet ediyorum.

Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sen zor ve sıkıntılı durumlarda olanların, zulüm altında zayıf düşürülmüş olanların Rabbisin. Benim de Rabbim ancak sensin. Beni kimlerin eline bırakıyorsun? Sen beni, zalim bir düşman eline düşmeyecek, onları bana hüküm geçirtecek bir konuma getirmeyeceksin

Ey Rabbim! Benim üzerime çöken bu musibet ve eziyetler, eğer senin bana karşı kızgınlığından ve öfkenden dolayı değil ise, çektiğim bunca sıkıntıya hiç aldırış etmem ve hepsine tahammül ederim. Yine de senden bana gelecek bir sığınmaya çok ihtiyacım var. Hem bu dünyada, hem de ahirette. Senin o karanlıkları aydınlığa çevirecek nuruna sığınıyorum.

Ey Rabbim! Sen, hoşnut oluncaya kadar senden af diler, tevbe ve istiğfarda bulunurum. Biliyorum ki, güç ve kuvvet ancak sendendir.’’ (İbni Hişam)

Bedir gününde de aynı yürek yangınını görüyoruz. Tüm benliği ile duaya tutunan bu yürekten semaya süzülen şu kelimelere dikkat buyurun:

‘’Allah’ım! Bana vaadini yerine getir!

Allah’ım! Bana vaadini yerine getir!

Müslümanlardan olan şu cemaati helak edersen (bundan sonra) yeryüzünde sana ibadet eden bulunmaz.’’ (Müslim)

Bu duanın bereketi ile olacak ki, nişanlı melekler yardım için meleklerle birlikte saf tutuyorlardı…

Duaya kalkan eller şunu dile getiriyordu, bu ellere güç ver ki, emrini yerine getirebilsin…

Evet, elinden geleni yapacaksın, öylece ellerini Rabbine açacaksın…

Yoksa dua, bu ellerin sorumluluğunu Allah’a yıkmak değildir…

Efendimiz(sav) oturarak yapılan duadan daha ziyade hareket halinde yapılan duayı önemsiyordu…

Onda kavli, kalbi ve fiili dua bütünlüğünü görüyoruz…

Anlıyoruz ki, dava duasız olmaz… Duasız ve duyarsız insanlar değersiz, düzensiz ve desteksizdir… O halde bize düşen görevde, derdimizi Rabbimize yanmak, sürekli O’nu anmaktır…

Duaya yaslandıkça, dayandıkça, sarıldıkça savrulmaktan, sarsılmaktan, sapmaktan kurtulabiliriz… Çünkü sekinet, sükûnet, siyanet , suhulet iklimi duadır…

Dua Allah’a itaat etmektir… O’na olan inkıyadımızı ilan etmektir…

Efendimiz(sav) in duasında müşterek ruh hâkimdir, bireysel talepler geri plandadır… Paylaşım esastı… Kolektif ruh dua da tecelli ediyordu…

Abdullah bin Amr (ra) dan; Resulullah(sav) Hz. İbrahim’in: ‘’Ya Rabbi, insanların çoğu sapıttı…’’ sözünü ve Hz. İsa(as) nın da ‘’Eğer onlara azap edersen, kullarına azap etmiş olursun.’’ Sözünü okudu. Sonra ellerini kaldırarak:

‘’Allah’ım, ümmetimi koru! Allah’ım, ümmetimi koru!’’ diye dua etti ve ağladı.

Bunun üzerine Allah(cc) : ‘’Ya Cebrail, Rabbin her şeyi bilir ama sen Muhammed’e git. Niçin ağladığını sor.’’ dedi. Cebrail(as) hemen Resulullah’a gelip niçin ağladığını sordu. Resulullah(sav) sebebini söyleyince Allah(cc), Cebrail(as):

‘’Muhammed’e git, ümmeti konusunda seni razı edeceğiz, seni bu konuda üzmeyeceğiz, de.’’ buyurdu. (Müslim)

Onun(sav) ümmetine olan düşkünlüğüdür ki, onu geceleri uykunun en tatlı yerinde yatağından kaldırır, sabahlara kadar ümmeti için yüreğinin derinliklerinden kopup gelen dualarla yakarışta bulunurdu…

Onun geceleri dua, tazarru, zikir, istiğfar, tilavet, kıyam, secde, tefekkür yüklü idi…

Yürekten kopup gelen semaya kanatlanan bir yakarış üzerindeydi…

Sadece dudaktan dökülen cümleler değil, yürek devredeydi… Yürek onaylı, haşyet yüklü dua kelimeleri hayata anlam katıyordu…

Abdullah bin Ömer(ra) Hz. Aişe’ye: ‘’Resullullah’tan gördüğün en hayret verici şeyi bana haber verir misin?’’ diye sorunca, Hz. Aişe uzun süre ağlamış ve sonra şöyle demiştir:

‘’Onun her işi hayret verici idi. Bir gece yanıma geldi, hatta cildini cildime dokundurdu ve sonra şöyle buyurdu:

‘’Ey Aişe, bu gece bana Rabbime ibadet etmem için izin verir misin?’’

Bunun üzerine ben:

‘’Ey Allah’ın Resulü! Ben senin yakınlığını severim, isteklerini de severim. Rabbine ibadet etmeni de severim, izinlisin.’’ dedim. (Ben bunu söyleyince) Resulullah kalktı, oda da ki su ibriğinin yanına gitti. Abdest aldı, suyu da çok dökmedi, sonra namaz kılmaya başladı. Ağlıyordu, hatta ağlamaktan sakalı ıslandı. Secde etti, ağlamaya devam ediyordu. Ağlamasından yer ıslanmıştı. Sonra yan tarafına yattı ve yine ağlıyordu. Sonra Bilal geldi, kendisini sabah namazına çağırıyordu. Bilal, onun ağlamasını görünce:

‘’Ey Allah’ın Resulü! Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladığı halde seni ağlayan şey nedir?’’

Bunun üzerine Hz. Peygamber(sav):

‘’Ey Bilal, şükreden bir kul olmayayım mı? Nasıl ağlamayayım? Allahu Teala bu gece bana:

‘’Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır.’’ (Al-i İmran,190) ayetini indirdi, dedikten sonra şöyle buyurdu:

‘’Yazıklar olsun, bunu okuyup ta, bunun üzerinde tefekkür etmeyene!..’’

Onun gözleri ıslaktı… Yüreği ıslaktı… Seccadesi ıslaktı… Hüzün yüklü bir yürekle huşuyu yaşıyordu…

Gecenin sessizliğinde Rabbi ile baş başa kalmanın hazzına eriyordu…

Bizleri irşad ediyordu… Allah ile nasıl beraber olunur? O’nunla beraber olmanın şifresini sunuyor… O’na bağımlı kalmanın sırrına işaret ediyordu…

Şimdi bizlerin seherde seccadeyi öpen alınlarımız var mı? Seherde ses vermeyen bizler, sesimizi O’na nasıl duyuracağız?..

Gecelerimiz onun gecelerine, dualarımız onun dualarına benziyor mu?

Deliksiz uykularımızla, ekranlar karşısında mayışmış bedenlerimizle, gecelerin sahibi miyiz yoksa sefilleri miyiz?..

Üstümüzdeki tedirginlik, tereddüt, korku, telaş, stres ve paniği atmak için onda gördüğümüz tazarru, yakarış, yalvarış, haşyet ve huşuya ihtiyaç var…

Alemlere rahmet Hz. Muhammed(sav) dua etmekle kalmıyor, kendisi için dua talep ediyordu…

Hz. Ömer(ra) anlatıyor: Umre yapmak için Resulullah(sav) dan izin istedim. İzin verdi ve:

‘’Kardeşim, dua ederken bizi de unutma.’’ buyurdu. Bütün dünyanın benim olması bile bu istek kadar sevindirmezdi. (Ebu Davud)

Bu taleple dua bilincini yüreklerimize nakşediyor. .. Beşerin en güçlü silahının ve en değerli sermayesinin dua olduğunu gösteriyordu.

Biz onun eşsiz örnekliğinde duanın üslubunu, usulünü öğreniyoruz… Gerektiğinde azgın müşrikler için kunutlarında nasıl beddua ettiğine de tanıklık ediyoruz…

Bi’ri Meune faciası ile yüreği dağlanan Resulullah, tam bir ay failleri Allah’a şikâyet etmiştir… Nasıl etmesin ki, Amir oğulları kabilesinin reisi Ebu Bera, Hz. Peygamber’e gelerek kendilerine İslam’ı öğretmek için irşad heyeti talep ediyor. Efendimiz(sav) Ashab-ı Suffe’den 70 sahabiyi gönderiyor. Yolda Maune kuyusu mevkiinde ihanete uğruyorlar, hepsi kılıçtan geçirilip şehid ediliyor. Cebrail(as) durumu Resulullah(sav) a bildiriyor.

O da:

‘’Kardeşleriniz müşriklerle karşılaştılar. Müşrikler onları kesip biçtiler, mızraklarla delik deşik ettiler. Onlardan hiçbirini sağ bırakmadılar. Onlar şehid olurlarken: ‘’Ey Rabbimiz, bizim Rabbimizden hoşnut olduğumuz, O’nun da bizden hoşnut olduğunu gerideki yakınlarımıza sen ulaştır.’’ dediler. Onların bu hallerini size ulaştırmakla bu kez ben görevliyim. .. Onlar için Allah’tan mağfiret dileyiniz. Onlar, bana selam da gönderdiler. ‘’ diyerek durumu ashabına bildirdi. (Vakidi)

İşte bu hüzün ile bir ay boyunca sabah kunutunda yaptığı bedduayı Rabbine arz etmiştir…

Onun duaları klişeleşmiş kelimelerle değil, ağızda sakız olmuş tekrarlarla değil, özenle seçilmiş, yürekte damıtılmış, gözyaşı ile yıkanmış cümlelerle gerçekleşiyordu…

O(sav) duasında seçici, sürekli ve samimi idi…

Nelerin öncelenmesi gerektiğini söylüyor, sürekli duayı solumamızı tembihliyor… Kabukta kalmayı değil, öze inmemizi istiyor…

‘’Ya Rabbi suretimi güzelleştirdiğin gibi siretimi de güzelleştir.’’ diyordu.

Şimdi biz surete takılı kalır, sireti atlarsak ona benzeyebilir miyiz? Siretimizi onun siretine ve sünnetine benzetmedikçe ona doğru yol almamız mümkün mü?

O tüm masumiyetine rağmen şu duayı dilinden düşürmezdi:

‘’Ey kalpleri değiştiren Allah’ım, benim kalbimi dinin üzere sabit kıl.’’

Hayatın dönüştürücü, kaydırıcı, bozucu etkilerine karşı duaya yaslanıyor, Allah’a dayanıyordu…

Anlıyoruz ki, daralan ruhumuzu, dağılan zihnimizi, yaralı yüreğimizi ancak dua ile dindirebilir ve diriltebiliriz…

Dua ruhun eylemidir…

Dua yenilenme girişimi, arınma ameliyesi, bağışlanma arzusudur…

İhtiyaç arz etmede, acziyet beyanında doğru adres üzerinde olmaktır…

Nebevi öğretiden vardığımız sonuç şudur:

Dua; kulun kendini bilmesidir… Haddini bilmesidir… Hesabını bilmesidir… Rabbini bilmesidir…

Dua; Hak ile meşgul olmaktır… Mucip olana yakın durmaktır…

Dua, kuldan Allah’a iletişimin ismidir… O’nunla ilgili olmanın ispatıdır…

Muhammed dua ile değer buldu… O duaya doymadan bu dünyadan göçtü…

Şimdi biz, değersizleşen şu dünyada duamız olmasa ne değerimiz kalır ki?..

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Mustafa 2018-07-14 05:43:45

Allah cc razı olsun kardeşim.