Başaran insanın en büyük özelliği, sessizliği… Bu, hayatın bana öğrettiği net ve tartışmaya kapalı hakikatlerden biri. Sözlerle meşguliyet kuran kalabalığın, içine düştüğü hudutsuz boşluğa baktığımızda, daha iyi anlaşılıyor sır. Sükûttaki güzellik, idrake kapı aralıyor…

Fakat işte, tüketmeye odaklı bir çağda, kendini üretime kilitleyen insanları layıkıyla izlemeye, anlamaya ve takdir etmeye muktedir değiliz. Çünkü kendimizi; anlamadan çok anlatmaya, dinlemeden çok söylemeye, hülasa “anlamamaya” yönlendirdik. Bize gönderilen mesajları görmemeye, gayri iradi gördüklerimiz üzerinde de tefekkür etmemeye…ve sonra “düzen böyle…” diyerek rahatlatmaya çalıştık sıkışan sadrımızı…

Önümüzde devâsa bir Kudüs örneği var…Hüznünün şiddeti, bir kalbi viraneye çevirecek kudrette dursa da İslâm coğrafyasının içinde bulunduğu durum için cüz mesabesinde… İşte, bir darbe ile devriliveren Suriye, işte Mısır, işte Doğu Türkistan, işte Filistin… İşte, mazide İslam Birliği’ni kurduğu ve bu birliğin önderi göründüğü hâlde bugün aklını satışa çıkarmışçasına duran ve yazık ki İslâm’ın siyah incisi Kâbe ile,  rehberimiz, önderimiz, Peygamberimiz’in Münevver mekânını elinde bulunduran Arabistan… İşte hüzün, dalga dalga yükselen âhlarla yüzü hüznün. Buruk bir şükürle kabul etmek gerekir ki Batı gibi, İslâm ülkelerinin dua ettiği, umut bağladığı, gittikçe tırmanan bir muhabbetle bağlandığı sevgili bir ülke Türkiye… Dayanan, direnen, bir direnişten bir diriliş çıkarabilme kuvvetini üzerinde bulundurabilen aziz bir vatan; ümit diyarı…  Yazık ki halkının, İslâm’ın zor günlerinde birbirine kenetlenmek yerine, birbirine düşmek gibi kötü bir özelliği var. Küfre ve zillete karşı kaş çatma güzelliğini bir tarafa bırakırsak dışarıdakilerden çok kendi içindekilere, kendinden olana karşı öfkesi… Kendi sınırları içerisinde eleştiriyi, kavgayı ve savaşı bizler kadar seven ikinci bir millet daha var mıdır bilmiyorum. Aslında bu handikap yalnızca ülkemizin değil, dünya Müslümanlarının en büyük gerçeği. Daha doğrusu gelinen noktanın habercisi… Sebebi.

Şu anda tutunduğumuz, gölgesinde teselli bulduğumuz tek gerçek karşı tarafın zulmediyor olması…Masum çocukların uğradığı şiddet üzerinden koca bir ümmetin kurtuluşunu ümit ediyor olmamız ne acı. İslâm’a katabileceğimiz, “bu uğurda gerçekleştirdik” diyebileceğimiz nemiz var? Hep yaptığımız gibi dar geçitlerde, zulüm görüyor olanların varlığından aldığımız o cılız teselliyle sığınıyoruz Rahman’a… Sonra acıyla irkiliyor kalbimiz, çünkü hatırlıyoruz;

“Küfre mühlet verilmiş. Vazifesini icra mecburiyetinde… Merhametin karşısına zulmü, nurun önüne zulmeti, huzurun yoluna vahşeti koyan var. Yani yaratan, zulmün de yaratıcısı. Müsaade ediyor. Neredeyiz? Zalim vazifesinin hakkını layıkıyla verirken, merhametin safında durduğumuzu iddia edebilir miyiz?”(Milat/Nisan/2017)

Bir şeylerin, yani işte o karıştırmayı, koparmayı, almayı hedefleyen şeylerin, olup bittikten sonra farkına varabilmemiz ne dehşetli… Zalimin çalışarak başardığını, yalnızca söz kuvveti ile yıkabileceğimizi zannetmemiz ve hep aynı bela ile sınanışımızı idrak edememekte direnişimiz ne yorucu… Kudüs’ün ve Mescid-i Aksa’nın can çekiştiği bir zamanda, başımızdakileri, yöremizdekileri, içimizdekileri hedef alan boş sözlerin içinde boğuluyor olmamız ne derin tuzak kendimize…

Bülbül’ün Kırk Şarkısı’nda İskender Pala, incelikle seslenir bülbül lisanından;

“Hayber hem sayıca, hem teçhizat bakımından Müslümanlardan çok güçlüydü; lâkin savaşırken bir hata yapıyor, hücuma uğrayan kaleyi hep birlikte savunmak yerine herkes mal canlısı kesilip parça parça kendi kalesini savunmakla meşgul oluyordu. Gülümün ashabına okuduğu ayet bunu açıkladı; “Sen onları birlik sanırsın, oysa kalpleri parça parçadır.” (Bülbülün Kırk Şarkısı sf. 498)

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Üftade Okur 2017-12-18 08:51:39

Ne güzel anlatmışsınız gelinen noktanın habercisini, sebebini… “Hadi küfre mühlet verilmiş, vazifesini icra mecburiyetinde.” Ya biz… “Zor günlerinde birbirine kenetlenmek yerine, birbirine düşen, öfkesini dışarıdakilerden çok kendi içindekilere, kendinden olana kusan” bir ümmetin Kudüs davasına sahip çıkışı işte bu kadar. Kimi canını ortaya koyarken kimi slogan peşinde, kimi de üç maymunu oynuyor. “Hüznünün şiddeti, bir kalbi viraneye çevirecek kudrette dursa da İslâm coğrafyasının içinde bulunduğu durum için cüz mesabesinde…”
Sorun: “Kendimizi; anlamadan çok anlatmaya, dinlemeden çok söylemeye, hülasa “anlamamaya” yönlendirdik.”
Çare: “Kendimizi; anlatmadan çok anlamaya, söylemden çok dinlemeye, hülasa karşımızdakini de “anlamaya” gayret etmek…”
Sevgili muharririm, sizi okumayı bir ayrıcalık olarak görüyorum. Yazılarınızın arasını açmayın lütfen… Selam ve dua ile…