“Benüm bunda karârum yok ben bunda gitmege geldüm
Bezirgânam metâ‘um çok alana satmaga geldüm”(Yunus. E.)

İçinden seslerin ve sözlerin hızla akıp gitmekte olduğu bir sahra… Sen ve ben “kalbimizde imanın güneş yüzlü çocuğu”yla “sevda” deyip çıkıyoruz yola… En şedit ayrılıkların yaşandığı bu kurak diyârda ibreti, nasibi, hikmeti film gibi, ses fırtınasında savrulan sözleriyse kalıcı bir hakikat misali izlemeye alışıyoruz zamanla…

Ruhumuz buralı olmadığı, nadiren de olsa hatırladığı ve hatırladığı ölçüde müsaade ettiği için, önce, O’nun adına, O’nun uğruna ve O’nun için tutunuyoruz gördüğümüz ne varsa. Biliyoruz ki O uğurda sevmek, sevmelerin en görkemlisi. Fıtratın emri! İçimize kâlû belada serpilen sessiz baharlar rakikleştiriyor, hassas eyliyor bizi. Ruhumuzla baş başa kalmayı başardığımızda her şey selâmetin resmi oluyor. Fakat bir dem geliyor, nefsimize dokunan el yağmalıyor bu latif yürüyüşü... Sonrası ses seli… Kapan, koparan, unutturan, insanı alıp götüren o kalabalıkların büyüsüne râm oluyoruz.

Gözlerimiz gördüğüne yakalandıkça, gönlümüzle kalın duvarlar örülüyor aramıza… Öfke, olanca cazibesiyle esareti altına alıyor insanlığı… Devasa bir uğultu deryasında kalınca biz –ama kalabalıklar arasında kimsesiz- sevdiğimizi unutmasak da, neden sevdiğimizi hatırlayamıyoruz… Dışarıya anlatma çabamız, kendimize anlatamamak yüküyle geri dönüyor. Onun için, dışarıyla hemhal olduğumuz ölçüde terk ediyoruz kendimizi. Çığlıklar, yabancı gölgeler, yalancı teoriler, fikri, karşıdakine dikte etme çabaları ve nihâyetinde yaşanan çatışmalar güzele dair ne varsa öldürüyor, gel-geç zafer naralarına müptela kılıyor… Biliyoruz üstelik, en çok kendimizden rahatsızlık duymanın acıtıcı suretini… Arada cılız bir nida dokunuyor olanca merhametiyle omuzlarımıza; nimet ne için, hizmet nasıl, şükrün yok mu kaideleri? Duyduğumuz halde dinlemiyoruz, bakmakla görmek arasındaki farkı fark edemeden koşuyoruz o gürültü deryasına… Unutmak böylece, tam da burada başlıyor.

Sevgiyi bir kavgada ispatlamaya çalışmak, kavgalarla yaşamaya alışmak. Sevdâlanmak, vurarak, hırpalayarak, kırarak, küfrü lisanımızın emri kılarak… Nihâyet bitmesi muhakkak bir dünyada, yol üzerine bırakılan sebeplere sarılarak… Rüyada yürüyebilmekten çok, rüya içerisindeki gölgelere tutunarak… Kalbimizle aramıza ördüğümüz kalın duvarları nasılsa bir gün yıkabilecek olma tesellisine sığınırken, her gün o duvara bir tuğla daha bırakarak… Mücadele erdemini, soylu bir ruh halinden soyutlayarak…

Cümlenin, pencere kenarına oturarak mahzun, sükûtu terennüm ettiği demde, Ali Ural satırları düşüyor hafızama;

Sevgili dost

Kuyumcu bir arkadaşın var mı, mizanını ve mihenk taşını ödünç alabileceğin? Cesaretin var mı sözlerini ve yazdıklarını tartıp ölçmeye? Mürekkebin var mı; “Neden durakladın?”

Valery, “her şey bir duraklama ile başlar diyor, demek başladın.”

Ey insan!

Sen yaratılmışlar arasında Rabbimin en şerefli ve üstün kıldığısın… Önünde, bu talihle kazanılması gereken bir serüven var, ismine “dünya” diyorlar…

Eylediğin ve söylediğin sende, seninle kalacak ve mekânı meçhul, zamanı muamma bir aralıkta, o Yüce Divan’a seninle varacak…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Okur 2018-07-02 11:32:59

Kalem; sihirli bir çubuk, kelam; değdiği gönlü hüzünlere gark edici, yakıp kül edici sözden ziyade közden ibaret bir hal almış. Okuyan böyle ise yazanın hali nicedir?

Avatar
Mahfuz 2018-07-04 07:48:13

Çok güzel... mürekkebin tükenmesin.. severek okuyorum

Avatar
Edip 2018-07-05 18:31:37

gözlerimiz gördüğüne yakalandıkça, gönlümüzle kalın duvarlar örülüyor aramıza

beni vuran sözler...