1873 senesinde Edirne Antlaşması münasebetiyle Rusya’ya giden Ragıp Paşa’nın dönüşte şu minvalde konuştuğu rivayet edilir: ‘Bir an önce Batı ile bütünleşmezsek, bizim için Orta Asya’ya dönmekten başka çare yoktur.’ İnalcık Hoca’nın naklettiği bu sözlerde Orta Asya’da boş ve Batı’ya gitmiş evlatlarının geri dönüşünü mutlak kabulle ve umutla bekleyen bir ‘ana vatan’ tasavvurunun gerçekliğini bahsi diğer olarak tartışma dışı bırakırsak bu tespiti yaptıran halet-i ruhiyenin bugün de yürürlükte olması acı bir gerçek olarak göze çarpıyor. Bu gerçeğin, bulunduğu coğrafyada kurucu bir irade olarak var olmanın gereğinden ziyade belirgin bir şekilde geç kalmışlığın, zorlu ve zorunlu koşulların baskısı altında dile gelişini de göz önünde bulundurarak birkaç hususa dikkati çekmekte yarar var.

150 yıl önce tüm benliği saran bir beka endişesinin dışavurumu olarak dile gelen Ragıp Paşa’nın sözleri, açık ki ülkemizin tarihin sarkacında izmihlalle imtihana tabi tutulduğu bir eşikte dile gelmişti. Tarihin determinist bir rota izlemediğini ve ‘ve şüphesiz ki, insan için kendi çalıştığından başkası yoktur’ serlevhasının insan dünyasının temel ölçütü olduğunu kabul edenler dikkat çekmenin zaruretini de teslim edeceklerdir. Burada mesele, uluslararası ilişkilerdeki yeni pozisyon alışlar üzerinden dün Ragıp Paşa’nın Rusya üzerinden Batı’ya dâhil olmayı, bugün bizim Batı üzerinden Rusya’ya yakınlaşmamızı zaruri görmemiz değil. Bu tarz kritik konjoktürel gelişmeler bir ülkenin dış politikasının seyrini, ittifak ilişkilerini şekillendirebilir, değiştirebilir. Mesele bir noktadan sonra uluslararası ilişkilerde hangi güç odaklarıyla yakınlaştığımız veya hangilerinden uzaklaştığımız da değil. Şu an Rusya ile yakınlaşmamızda veya 150 yıl önce Batı’yla yakınlaşmamızda görüldüğü gibi tercih edilebilir opsiyonlar üzerinden ziyade belirli koşulların zorlaması ile bir duruma, ülkeye ve ittifak bloğuna mahkûm oluyoruz. Bunun varlığımız için endişe verici bir durum olduğunu belirtmeye gerek yok. Ancak bunu düzeltmeye dönük adımları atmak yerine koşulların icbar ettiği bu zorunluluğu kendimiz, ülkemiz ve geleceğimiz için ‘olması gereken’ olarak görmek, kabullenmek hatta stratejik bir konumlanış olarak varsaymak büsbütün gerçeklikten kopmak, tarihten el etek çekmektir.

Bütün bunları dış politikamızı tartışmak için söylemiyorum. Tarihle ve toplumla kısacası hayatla kurduğumuz ilişkinin tarzıyla, niteliğiyle ilgili bir husus söz konusu. Bir sorun olarak dile getirdiğimiz tespitin neyi içerdiğini, bir soruna dönüşmemesi için hangi işlerin kimler tarafından yapılması gerektiğini içeren bir bütünsellikte olması icap ediyor. Aksi halde ne tespitin ne de dile gelen çözümün anlamı oluyor. Hatta Ragıp Paşa’nın can havliyle dile getirdiği beyanda olduğu gibi çoğunlukla bu yarım yamalak tespitler bir mahkûmiyetin, mecburiyetin gerekçesine, hakkı verilmemiş sorumlulukların manipülasyonuna dönüşebiliyor.

28 Şubat sürecinin kasvetli atmosferinin henüz dağılmadığı günlerde Ahmet Hakan’ın İskele Sancak programına konuk olan İsmet Özel bambaşka bir bağlam içerisinde aynı tarzımızı, tutumumuzu ifşa ediyordu: ‘Ekonomik olarak zaafa uğradığımız söyleniyor, ama acaba biz ekonomik olarak güçlü olmak için yakın geçmişte hangi tedbirleri almışız?’ Dikkat edelim! Burada sorun ekonomik olarak zaafa uğratılmamız değil. Ekonomik olarak zaafa uğramamız için bir takım operasyonların yapılıyor olması da değil. Bize dönük belirli mahfillerde kotarılan hasmane girişimlerin olması veya olmaması da değil. Zira bu hususların mevcudiyeti değil olmayışı bizim için sürpriz sayılmalıdır. Dolayısıyla meselemiz düşmanlarımız, işbirlikçileri veya işlerimizin çözüme kavuşmasının önünde zor ve aşılması güç engellerin olmasında bir tuhaflık yok. Tuhaflık bizim bunları ileri sürerek mevcuda rıza göstermemiz, mevcut ahvalimizle yetinmemiz hatta biraz daha ileri giderek mevcudu kendimizi ayartacak kadar abartmamızda.

O yüzden bunların varlığı içinde bulunduğumuz can sıkıcı durumu meşrulaştırmıyor, yaptığımızın doğru ve yeterli olduğunu kanıtlamıyor. Tersine tıpkı İsmet Özel’in altını çizdiği gibi ‘biz ekonomik olarak güçlü olmak için hangi tedbirleri aldık?’ şeklindeki hayati soruyu gölgelemeye matuf bir şekilde dile geliyor. Gündelik hayatın akışı üzerinden istikrar merkezi çözülen kültür alanında ne yapıyoruz? ‘Gençler desit oluyor’ tartışması üzerinden hem gerçek anlamda bilinçli bir tercih olarak deizme kayma hem de yaygın bir dini sembolizm altında görünümü seyreltilmiş olsa da sosyolojik anlamda yaygınlaşan ve derinleşen sekülerleşme karşısında ne tür bir hassasiyetin taşıyıcısı, ne tür bir direnç odağı olarak temayüz ediyoruz? Eğitim bahsinde küresel kileşeleri terennüm etmenin dışında, iki yüzyıldır Baudrillard’ın ifadesiyle ‘çaresiz strateji’ olduğu her gün yeniden teyit edilen uygulamaları kurtuluş reçetesi olarak görmenin dışında ne yaptık ki başka bir şeyin olmasını bekliyoruz?

Örneğin Cumhuriyet’in başından itibaren yürürlüğe konulan eğitim politikalarında paradigmatik anlamda hiçbir değişiklik olmadığını belirten MEB Müsteşarı’nın açıklamalarına karşın ‘eğitim bahsinde başarılı olunmadı’ şeklinde bir tespit yapmanın anlamı mümkün olabilir mi? Hiçbir paradigmatik değişikliğin olmadığı yerde bir başarı niye olsun? Böyle bir beklenti nasıl hayat bulabilir? Hangi çözümlemeden, hangi analizlerden geçilerek böyle bir beklenti içine girilebilir? Burada problem olarak görmemiz gereken şey başarının gelmeyişi mi yoksa bir saadet zinciri zihniyetinin devamı sayılabilecek bu beleşçi anlayışa teslim olmamız mı? Kürt meselesinden din-devlet ilişkisine, FETÖ ile mücadeleden kamu vicdanını tatmin eden işler bir hukuk düzenine değin tüm sorun alanlarımız konjonktürel gelişmelerin girdabında ele alınarak tanımlanamayacakları gibi bu girdapta kalarak makul ve meşru bir çözüme de kavuşturulamazlar.

Yaklaşan 24 Haziran seçimleri gösteriyor ki bir tarz ve yaklaşım biçimi olarak bu işlevsiz dil ve zihniyet sosyo-politik dünyamızın etkin kodu olarak yürürlükte. 24 Haziran elbette bir başlangıç olabilir ve mutlak surette olmalıdır da. Türkiye’nin iç konjonktürü, bölgesel ve küresel gelişmeler bu tarz yapısal hamleleri zorunlu kılıyor. Ancak yeni bir başlangıcın, yukarıda ifade ettiğim ilahi serlevhada da dile geldiği gibi, bizim ne kadar eski olmadığımızla ilintili olduğunu bilelim. Yeni bir başlangıç olması biraz tarzın, anlayışın, zihniyetin yenilenmesi, sorun tespit etme ve çözme sistematiğimizin yenilenmesi ile ilintili. Burada siyasetten sihirli formüller bekleyen vaziyetimizin, teşbihte hata olmasın, çoğumuzun istihza ile karşıladığı ilişki ağımızdaki ‘Neşeli Hayat-saadet zinciri’ formatından pek de farklılık arz etmediğidir. Saadet zinciri-Neşeli Hayat’ modunun en belirgin özelliği insanın bile isteye gerçeklikten kopması, gerçekliğin şartlarını, şmkanlarını ve olası opsiyonlarını hesaba katmaksızın kendisine vaat edilen kandırmacaya gönüllü olarak katılması, razı gelmesidir. Oysa konuşmamızın, tartışmamızın, hassasiyetimizin ve önceliklerimizin niteliği yaşadığımız hayatı şekillendiriyor. Bu yönde bir talep, bir yönelim varsa bunun yansımasını siyasette görmek mümkün. Aksi taktirde siyasetten toplumsal olana dönük düzenleme çağrıları gönüllü bir mühendislik nesnesi olma çağrısı, Fromm’un ifadesiyle ancak bir ‘özgürlük korkusu’, bir sorumluluk kaçkınlığı olarak nitelenebilir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.