Zatûs-selâsil seferinde Amr, en seçkin sahabilerin önüne geçirilip orduya komutan yapılmıştı. Bu durum onun gurunu okşamış ve haliyle şöyle bir zanna kapılmasına yol açmıştı:

– Allah Resûlü’nün nazarında, benim diğer sahabilerden daha üstün ve erdemli bir yerim olmasa, bana böyle şerefli bir görev verilmezdi.

Ama Amr’ın bu düşüncesi yanlıştı. Allah Resûlü’nün onu, Ensar ve Muhacirlerden oluşan bir orduya kumandan yapması, Amr’ın siyaset ve savaştaki bilgi ve maharetiyle ilgili bir tasarruftu. Bu tayin, ne onun maneviyatta veya dindarlıkta daha üstün olduğunu teyit ediyor, ne de daha çok sevildiği anlamına geliyordu.

Amr, bu konuda yanlış bir algıya kapılmıştı. Bunu bir de Allah Resûlü’nün ağzından duymak istiyordu ve bu yüzden Allah Resûlü’nün huzuruna çıktı. Alacağı cevaptan emin bir şekilde sevinçle sordu:

– Ya Resûlallah! En çok sevdiğin kişi kimdir?

– Âişe’dir.

Amr, yanlış anlaşıldığını sanarak:

– Kadınlardan değil, erkeklerden en çok kimi sevdiğini kastetmiştim, dedi.

Efendimiz bu soruya da:

– Âişe’nin babası Ebu Bekir’dir, dedi.

Bu cevap Amr’da hayal kırıklığı meydana getirdi. Ama ümidini henüz yitirmiş değildi.

– Ya ondan sonra en çok kimi seviyorsun, diye sordu. Efendimiz:

– Ömer’dir, cevabını verdi.

Amr, daha sonra kim diye sordukça, Allah Resûlü, her defasında başka bir sahabenin adını veriyordu. Amr, sıranın kendine gelmeyeceğini anlamıştı artık. Bu gidişle kendi ismi, listenin en sonunda yer alacak gibi görünüyordu.

Hz. Peygamberin bu tavrı şüphesiz gerçekçi bir tavırdı. Müslümanlar içinde Hz. Amr’dan fa-zilette, takvada, salahat ve dindarlıkta Allah Resulüne çok daha yakın, ona çok daha fazla sevimli gelen pek çok insan vardı. Allah Resulünün sevgide onlara öncelik tanımasından daha doğal ne olabilirdi ki?

Allah Resûlü’nün Amr’ı bu sevdiği insanlara komutan tayin etmesi, onu hepsinden daha fazla sevmesinden dolayı değildi. Amr’ın selahat yönünden olmasa bile, maharet ve tecrübe yönünden bu insanlardan daha üstün bir konumda olmasının sonucuydu. Komutanlık selahat değil maharet ve askeri tecrübe istiyordu. Ve bu konuda da Amr, aranan tecrübenin sahibi, işinin tam ehliydi. Bu durum Allah Resûlü’nün “işi ehline verin” talimatını da bire bir yansıtıyordu. Yani sevdiklerimize, akrabalarımıza değil, işin hakkını verecek olan kimseye görev, rütbe, makam ve mevki verilmelidir. İslami ve sünnete uygun yaklaşım bunu gerektirir.

Bu diyalog, aynı zamanda İslam’ın fazilet anlayışına da açıklık getirmekteydi. Allah katında fazilet ve üstünlük, insanın imanı, takvası ve amel durumuyla ilgiliydi. Yoksa Allah’ın kendisine üstün bir kamu görevi takdir etmesi, kişiyi Allah katında da üstün kılmıyordu. Bu ölçü aslında bize verilen tüm nimetler için geçerlidir. Allah’ın bize bol rızık, üstün mevki ve salih evlatlar nasip etmesi ne kişinin imani açıdan üstünlüğünün bir göstergesi ne de ahiretinin garantisi olabilir. Tersi durumlar da aynı şekilde değerlendirilebilir. Kişinin malıyla, aile ve akrabalarıyla olan imtihanı veya hak ettiği halde kazanamadığı itibar ve rütbeler onun Allah katında derecesini zerre miktarda etkilemez. Allah ona imanı ve ibadetlerindeki ihlas miktarınca derece verecek ve itibar gösterecektir. Onun bize vereceği en küçük rütbe, dünya rütbelerinin en büyüğünden kat ve kat büyük olacaktır. Rabbim bizleri, bu hususta ölçüyü koruyanlardan eylesin.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.