SON zamanlarda Tıp ve mahremiyet konusu bir şekilde tekrar gündeme geldi. Şunun net olarak idrak edilmesi gerekir ki, insan bedeni üzerinde hizmet icrasında bulunanlar büyük bir ciddiyet ve sağlam değerler ile hareket etmelidir. Elbette ki hayatın tüm alanlarında, özellikle hizmet sektöründe görev yapan kamu veya özel sektor çalışanları, yaptıkları mesleğin etik ve ahlaki değerlerini koruyarak görev yapmalıdır. Bu hassasiyet; eğitim, askerlik, emniyet, hukuk ve ticarette de kısacası hayatın hemen her alanlarında arzu edilen bir durumdur.

Varlık aleminin en değerli öğesi insandır. İnsana hizmet etmek, insanı eğitmek, maddi ve manevi dertlerine çare bulmak ve rehabilite etmek, belki de hayatın ana gayesidir. Ve insan bizzat kâinatta yaratılanların en üstün ve eşref sahibi olarak konumlandırılmıştır. (Veleqed kerremna benî âdem. İsra/70) Arzı inşa ederken nesli de ihya etmek gerekir. Sadece madde aleminde gezinmek, insanı ruhundan duygularından inançlarından farklı olarak değerlendirmek, insanı karmaşık çalışan bir aygıta indirgemek, hayata materyalist ve seküler bir gözlükle bakmak, insanın yaşadığı ruhi bunalımlarına ve zihni ızdıraplarına çare olmuyor. Bugün antidepresan ilaçlara  ümidini bağlayan modern psikiyatri, milyonlarca major depresyonlu hastanın yaşadıklarına çare sunmaktan uzaktır. Maalesef bazı psikiyatristler, beynimizin dehlizlerindeki karmaşık biyokimyasal reaksiyonların, yaşadığımız ruhi ve ahlaki bunalımların yegâne nedeni olduğunu düşünüyor. Son 10 yılda antideprasan ilaç kullanımı tüm dünyada ve ülkemizde nüfus artış hızından bağımsız olarak, en az 2 kat arttı. Madde bağımlılığı, alkol ve uyuşturucu kullanımı neslimizi tehdit ediyor. Uyuşturucu kullanım yaşı 10'a kadar düştü. Toplumun üçte biri sigara kullanıyor. Sigara kullanan kişilerin üçte biri de tiryaki denecek kadar bu illete bağımlı halde. AMATEM merkezleri bağımlılık tedavisi için yapılan müracaatların çoğuna yakın zamanda cevap veremiyor. Tüm bu olumsuzluklar, toplum olarak topyekûn bir muhakeme ve harekete geçmemizi gerekli kılıyor. İnsana ve hastaya yaklaşım tarzımızı, her gün artan sorunlarımızı geniş bir pencereden yeniden ele almamızı gerektiriyor.
Bugün modern insanın yaşadığı en büyük ızdıraplardan biri de yalnızlık ve kimsesizlik. Henüz 2-3 yaşında iken çalışan bir anne tarafından kerhen de olsa kreşe bırakılarak toplum içine ilk adımını atan birey, okul ve iş ortamlarının kalabalık atmosferinde geçirdiği uzun yıllar sonrası kendine ayıramadığı, kendi ruhuyla iç alemiyle muhakeme yapamadığı uzun yılların sonunda, çoğu zaman evlatlarından, kardeşlerinden ve eşinden ayrı olarak ömrünün son anlarını yaşamak zorunda kalıyor. Bedeni düşkünlüğün yanına bir de yalnızlık, kimsesizlik ve terk edilmişlik eklenince modern insan dört duvar arasında ahiret yolculuğunu bekliyor. Bu ürkütücü ve bir o kadar da düşündürücü süreç, Avrupa’da ve artık bizde de mukadder bir son olarak bir çok insanımızı bekliyor. Tüm bu yaşananlar modern hayatın ve değişen toplum dokusunun kazandırdıkları ve kaybettirdiklerini tekrar konuşmanızı gerekli kılıyor.

MAHREMİYETE SAYGI TIP ETİĞİNİN GEREĞİDİR

Sık gündeme gelen ve üzerinde durulması gereken konulardan biri de sağlıkta mahremiyet konusudur. Aslında bu mesele yer yer değişik örnekler ve görüşler üzerinden toplumda yer ediniyor. Tıp ve mahremiyet konusu, ideolojik ve seküler yorumlara, bu konudaki siyasi ve politik şartlanmışlıklara konu edilemeyecek kadar mühim bir meseledir. Hasta hakları çerçevesinde ele alınması gereken, Tıp ahlakı ve etiği açısından da bakıldığında ihmal edilmemeli, göz ardı edilmemelidir. Mahremiyet duygusu modern tıp ve seküler bilim anlayışının dayattığı gibi gereksiz ve artık geride kalan, yok sayılacak bir duygu da değildir. İnsanın kendi bedenini sakınması, vücudunun mahrem bölgelerinin örtülmesini istemesi, velev ki yoğun bakımda dahi olsa, böyle bir hassasiyet taşıması ve diğer insanlardan hastane ortamında doktor, hemşire, hasta bakıcı gibi görevli kişilerden böyle bir duyarlılık beklemesi son derece haklı ve insani bir taleptir. Ömrü boyunca hastaneye uğramamış veya vücudunun mahrem bölgelerini kapsayan tıbbi bir müdahaleye maruz kalmamış, bir enjeksiyon dahi yaptırmamış bir hastanın yoğun bakım ortamında tamamen çıplak olarak tedavi edilmesi ve karşı cinsten biri tarafından bakımının yapılması, bazı hastalarımızı rahatsız edebilir. Bunun bir çok örneğini hastalarımızdan ve bazen de kendi yakınlarımızın yaşadığı sıkıntılardan biliyoruz. Tedavi sürecinde idrar sondası değişimi ve kişisel temizlik yapılırken perdelerin unutularak açık bırakılması, hastayı psikolojik olarak rahatsız edebiliyor. Bu durumda olan bir hastanın utanması son derece insani ve doğal bir yaklaşımdır. Bu durumda olan bir kimsenin yaşadığı utanma, sakınma duygusunu sapıklık olarak değerlendirmek ve bu insani feryadı yok saymak, itibarsızlaştırmak, hakir görmek başka alanlara çekmek büyük bir insafsızlık ve ard niyetli yaklaşımdır.

Utanma, kutsal bir duygudur

Yoğun bakım odaları ve ameliyathaneler, insanın ruhundan arındığı cesediyle bulunduğu mekanlar değildir. Hayati tehlikesi olan hastalarımızın tedavi edildiği ve temel yaşam desteğinin ventilatör cihazı ile sağlandığı mekanları, bir ölüm tarlası gibi gören anlayış; insanî, ahlakî ve vicdanî ve de ilmî değildir. Apandisid ameliyatı için ameliyat masasına aldığımız 15 yaşında, kendi evladım yaşındaki bir kız çocuğunun yaşadığı utanma duygusu kutsal bir duygudur. Mahremiyeti noktasındaki hassasiyet beklentisi biz sağlık çalışanları olarak saygı ve merhametle karşılanması gereken ve empati yapmamız gereken bir durumdur. Bu ve benzeri durumlarla karşılaşan tüm sağlık çalışanlarının olabildiğince anlayışlı, merhametli ve müşfik bir tavır sergilemesi dışında bir yaklaşım asla kabul edilemez. Tıp ve mahremiyet söz konusu olduğunda, bu konudaki hassasiyet çağrılarını başka mecralara çekerek mahkum etmek ve toplumun bu noktadaki haklı beklentisini yok saymak kesinlikle doğru değildir. Mahrem bir konuda hekimden danışmanlık alma veya tıbbi müdahale gerektiğinde de imkanlar ölçüsünde hastanın hekim seçimi gayet tabi ve doğal bir durumdur. Buna engel yasal bir durum da yoktur. En son kimi ilahiyatçıların dillendirdiği yoğun bakımda mahremiyete hassasiyet çağrısı önemlidir. Özellikle hastanın bu noktada görüş belirttiği durumlarda hekimlerin, yardımcı sağlık çalışanlarının hastanın bu talebine imkanlar ölçüsünde cevap vermesi gerekir. Peşinen bu hassasiyeti red etmek doğru değildir. Bir hastanın bu meseledeki açık isteğini, örneğin; bayan hastanın, bayan personelden hizmet alma arzusunu imkanlar ve alternatifler ölçüsünde karşılamak gerekir. Bu talebi ret etmenin hekim ve cerrah olarak doğru olmadığını düşünüyorum. Kim ne derse desin mahremiyete saygı ve hastanın bu konudaki hassasiyet beklentisi haklı bir beklentidir. Sakınma duygusu   kutsaldır. Ve tedaviye engel bir durum değildir. İnsan ve hekim olmak bu hassasiyete saygı duymayı gerekir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Taha Yusuf SARIGÜL 2018-03-08 11:10:36

güzel bir yazı teşekkür ederiz kaleminize sağlık

Avatar
S. Yıldırım 2018-04-06 09:52:54

meseleyi̇ bi̇r heki̇m olarak ahlaki̇ erdemler çerçevesi̇nde çok güzel i̇zah etmi̇şsi̇ni̇z Allah razi olsun...