‘Doğru olan, kötünün yapıp ettiklerine bakılarak masum sayılamaz’ diyor Halil Cibran. Bu sözün hakkını takdir etmek için önce ‘doğru ne, kötü olan kim?’e dair bir kavrayışımızın olması icap ediyor. Bazen kötü olarak abartılan ve kamusal nefretin nesnesine dönüştürülen şey elimizde bir doğru olduğu yanılsaması oluşturmak içindir. Tımarhaneler dışardakiler kendilerini akıllı sansınlar diye inşa edildi örneği bu açıdan anlamlıdır ve bu açıdan ele alınmalıdır. Buradaki sınır dikkat edilirse hakikate göndermede bulunmaz tam tersine bir yalanın-yanlışın hakikate dönüştürülmesi için çevrilen dolabı perdelemeye işaret eder. Bu mevzu gündelik rutini üzerinde varoluşsal bir konumlanışla düşünmeyi görev bilenler için önemli bir mevzu. Gündelik rutinin kör inançlar, kötürüm gelenekler üzerinden şekillenmiş olabileceğini ve özü itibariyle bizim insanlaşmamız önünde engel teşkil edici olabileceğini hesaplayanlar, hesaplamak zorunda olanlar için mevzunun önemi biraz daha artıyor.

Ancak dikkatli ve uyanık olmamızda fayda var. Bahsettiğimiz husus şüphesiz özeni, önemi, iyi niyeti zorunlu kılıyor ancak bunlar temin edildiğinde işin hal olacağını göstermiyor. Özen, önem bazen statükonun can suyu, iyi niyet bazen cehenneme giden yolun taşlarını döşemek oluyor, olabiliyor. Bu açıdan iki günü birbirine denk gelmeyecek şuuruyla ve her gün yeni bir gün ve yeni şeyler söylemek lazım şiarıyla yol almak zarureti var.

Geçen yıl Mart ayında 19 yıllık bir öğretmenin, çalıştığı okullarda başarılı bulunmuş, ilinde ‘takdir belgesi’ almış ve Türkiye’de ‘yılın öğretmeni’ seçilmiş olan bir öğretmenin diplomasının sahte olduğunu öğrenmiştik. Kamuoyunun ilgisini ve hayretini çeken şey diplomanın sahte oluşu, bu kişinin öğrencilerini ve MEB’i yıllarca bu şekilde kandırabilmiş olmasıydı. İki gün önce yine benzer bir haber basında yer aldı. 17 yıllık bir Edebiyat öğretmeninin meğerse diploması sahteymiş. Görebildiğim kadarıyla projeksiyon yine sahte diplomaya, sahte diplomayla öğretmenlik yapan kişiye çevrilmiş durumda. Halil Cibran’ın ‘doğru olan, kötünün yapıp ettiklerine bakılarak masum sayılamaz’ tespitini yazının başında boşuna zikretmedim. Gerçekle yüzleşme cesaretimiz var mı? Yoksa içini gömülü halde bulunduğumuz yanılsamayı en büyük saadetimiz bellemeye devam mı edeceğiz? Ünlü savunma avukatı Jacques Verges "her suç, topluma sorulmuş bir sorudur’ diyordu. Veya her suç gerçeklikle yüzleşmeye dönük bir çağrıdır da denilebilir. Ünlü sosyolog Ulrick Back’in tespitiyle soracak olursak her suç sorunları yapısal olmaktan çıkarıp biyografikleştiren egemen yaklaşımı yapıbozuma uğratma fırsatı olarak da görülebilir. Suçlunun fiilini önemsizleştirmek, meşrulaştırmak, buharlaştırmak şeklinde görmeyelim bunları. İşin o kısmı zaten gözümüzün önünde. Ancak bize olayın bütününe değecek nazarlar lazım.

Örneğin bu iki sahte diploma olayı üzerinden sorgulamamızı cari eğitim sistemimize teşmil edebilecek miyiz? Örneğin denetim sistemimiz, bürokratik işleyişimiz, pedagojik formasyon denilen zorunluluk, öğretmen yetiştirme mekanizmamız vs. hepsi işlenen suç dolayısıyla bir testten geçmiş durumdalar. Pratiğin imtihanında sınandılar. Yani sahte evrakla iş yapanlar kurumsal vaziyetimizin nasıl da keyfe keder olduğunu, uydurduğumuz gerekçeler ile fiili işleyişimiz arasındaki irtibatın keyfilikten, bizim öyle olmasını ummamızdan öte bir anlam ifade etmediğini başka bir teste ihtiyaç duymayacak şekilde göstermiş oldular. Modern toplum üzerine eleştirel okumalarıyla maruf Ivan Illich yürürlükteki pek çok uygulamanın varlık koşulu olarak bildiğimiz hususların gönüllü aldanmamızla, tabi tutulduğumuz sistem(at)ik operasyonlarla ilintili olduğunu belirtirken haksız sayılabilir mi? Öğrenmenin okula iliştirilmesinin modern bir hurafe olduğunu, bildiğimiz düz ve sıkıcı işlerde bir keramet olduğu yanılsamasını ve diğer tespitleri bu sahte diploma olayıyla teyit edilmiş olmuyorlar mı?

Sahte diplomayla iş yapan ile gerçek diploması olan aynı işi yapıyor ve ortaya bir fark çıkmıyorsa –ki çıkmıyor- burada sahte diplomaya yüklenmek, bütün enerjiyi orada tüketmek yerine sahtesi ile hiçbir farkı farkedilmeyen gerçek(!) diplomayı sorgulamak boynumuzun borcu olmalı değil mi? Bu diplomanın verildiği eğitim fakültesini, bu diploma için şart koşulmuş müfredatı, dersleri, pedagojik formasyonu masaya yatırmak hayat-memat meselesi olmalı değil mi? Sahtecilik olayını açığa çıkaramayan bürokratik yapılanmanın, bunu ölçemeyen denetim mekanizmasının varlığı, işlerliği varoluşsal şekilde sorgulanmalı değil m? Sorgulama da çekingen davranmamızı gerektiren bir husus olmadığını bilelim. Yüzyılı aşkın süredir yürürlükte olan bu sistemin bir yalanlar yumağıyla varlığını devam ettirdiğini, varlığını ifa ettiği büyük ve kutsal bir görevden ziyade malul olduğumuz kifayetsizlikten aldığını hiç aklımızdan çıkarmayalım. Bugün bu sistemi kaldırdığımızda memleketin bir şey kaybedeceğinden korkmak yürürlükte olanın ne olduğunu bilmemekten kaynaklanıyor.

yüzden başımıza gelen musibetten ders çıkarmak, işlenen suçu bize yöneltilmiş bir soru gibi görmek ve kendimizi değiştirmemiz gerektiğine dair bir sinyal şeklinde ele almak yapacağımız en akıllıca iştir. Egemen klişelere, ezberlere, anlamsız sözlere prim vermeden gidelim. Heidegger’in şeylerin gizini, anlamını açmamızı sağlayan düşünme biçimi olarak tanımladığı ‘sükunetle düşünen düşünme’ ile rutinimize odaklanalım. Nietzche’nin altını açık yüreklilikle çizdiği gibi ‘iyinin ve kötünün ötesi’ne geçerek üstelik. Zaten bu mevzuda başka çaremiz de yok. Sadece bunu görmek için daha neyin olmasını bekliyoruz, onu bilmiyorum.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
arslan 2018-01-04 09:05:16

sahtesi gerçeğini test ettiriyor