Bir önceki yazımızda şair nasıl olunur diye kendi dünyamızdan tecrübeleri, hayalleri ve düşünceleri paylaşmıştık. Okuyabilen ve yazı yazabilen insanlar için elbette şiir yazma ve yazmak için arifin tarifine ihtiyaç duyulmaz. Fakat sonraki çağlara yani bizden sonrakilere elle tutulacak, gözle görülecek bir eser, bir iz bırakmak çok önemlidir.

Hemen hemen herkesin bilgiye rahatlıkla eriştiği bir çağda istenirse sayfalar dolusu şiirler yazılabilir. Ama bu şiirler kökü itibariyle şuurdan yoksun bir mecrada kelime topluluğundan ileri gidemeyecek ve kendilerine yaşama alanı bulamayacaklar.

Sürekli tekrarladığım bir söz vardı. Yanılmıyorsam Ali Şeraitinden devşirmiştim. Düşünce dalgaları duygu sahiline vurulunca şiir ortaya çıkarmış. Bu sözü biraz daha açarsak insanoğlunun bilgi ve birikimlerini duygu sahilinden ve düşünce imbiğinden geçirilmesi süreci olarak değerlendirebilir miyiz. Şahsen bu soruya benim cevabım olumlu olacaktır.

Edebiyat dergileri, gazeteler, şiir yıllıkları ve şiir antolojileri şiirin hayat bulduğu alanlardır. Bu mahfillerden şiir eleştiri ortamına girer ve gerçek şiir okuruna ulaşır. Bunun dışında sevdiği kıza mani, mahalle bakkalına yazılan taşlamaları kolay kolay şiir seviyesine ulaşamayacağını serhatle söyleyebiliriz.

Meseleye şöyle bir örnek verirsek maksadımızın hâsıl olacağını ümit ediyorum. Yıllar önce müteahhitlik işleriyle ilgilenen varlıklı bir zatla tanışmıştım. Tanışma faslında edebiyatla ilgilendiğini de belirtmek adına bir iki şiirden bahsetmişti. Daha sonra abone olduğum bir edebiyat dergisi vardı Ki hala var. Dergi son sayısından bana iki adet göndermişti. Ben de bu dergilerden birini kendime ayırmış. Diğerini de bu devletlu zata hediye etmek üzere mekanına gitmiştim. Vakti vardı. Sohbet ettik. Kendisine okuduğum, takip ettiğim bazı zamanlarda da edebi ürünlerimi gönderdiğim dergiyi hediye etmek için geldiğimi söylemiş ve çantamdan dergiyi çıkarıp takdim etmiştim. Dergiyi inceleyen bu zat, bana teşekkür edip bir iki sayfa da çevirmiş hatta içindekiler bölümüne de göz atmıştı. İçindekiler bölümünde bir iki kalem erbabının tanıdığı beyan etmiş, ben bu yazarlardan bahsedince de yanlış isim söyledim özür de dilemişti. Kahvelerimizi beklerken kendisine isterseniz bu dergiye abone olabileceğini söylemiştim. Bu sözüme önce bir tepki vermedi. Daha sonra mırıldanarak bir şeyler söylediğini hatırlıyorum. Vaktinin olmadığı, sürekli iş peşinde koştuğunu, akşamları çok geç vakitte eve gittiğinden bahsetmişti. Kısacası dergiye abone olmamak için bin dereden su getirdi.

Bu edebiyatla ilgilendiğini düşündüğüm zat meğer müraiye hülyalar peşindeymiş. Ortam genişletmesi diye bir mesele var. Tam da bu arkadaşı tasvir için söylenebilir.

Daha sonra ne oldu. Bu zatla tam beş yıl görüşmemiştim. Telefonu da bende silinmişti. Tam birbirimizi unuttuğumuzu düşünmüşken birden telefonum çalmıştı. Telefonun ucundaki sesi tanımıyordum. Kendisi tanıtmak zorunda kalmıştı. Gözden ırak olunca gönülden de ırak oluyormuş meğer. Kendisine “uzaktaki yakınım” nasılsın diye hitap etmiştim.

Neden aradığını söyleyeyim. Kendisi, yıllarca biriktirdiği şiirlerini bir dosyada tutmuş. Ve bu şiirlerini hemen bir kitap haline getirmek istediğini söylemişti. Aha! Kendi kendime. Yahu bu şiirler bir edebiyat dergisinde değerlendirilmedi. Şiirle uğraşan birisine gösterilmedi. Nasıl olur da bir kitapta toplanabilir? Bu sorunun cevabını zannedersem daha önceki yazımda vermiştim. Ülkemizde şiir kitabı olan on bin insan var.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.