Şair şehre yürür önce… Şehrin kaybolmaya yüz tutmuş, eskinin kadim ve güzel yüzünü arar gibi düşer yollara… En çok kahvehaneleri sever. Buğulu çayların yudumlandığı, kasvet, yoksulluk ama en çok da vefanın ve dostluğun, kardeşliğin mekânı kahvehaneleri.

Bir kentle ilgili yazmak için de o kenti yazınsal anlamda süzüp temaşa edebilecek bir köşe bulmak gerekiyor” derken şehrin tenha kıyılarını keşfetmiş ve o şehre ruh üfleyen mekânların gizemli müdavimi olmuştur adeta. İstanbul serhat bir yâr gibi koynuna almıştır, sarıp kuşatmış, sevdasını akıtmıştır şairin yüreğine. O’nun İstanbul’u yüreğinden mısralarına akar.

Ankara’ya yıllar sonra yürümek oysa ufuksuz bir kente yürümek gibidir. Ama şair gri gökyüzünden, sıkışık devasa binalardan, bitmeyen taşra kederinden sıyrılıp şehrin profan ve soğuk çehresine de şiirlerini akıtmasını bilir. Ve kendi deyimiyle ‘soluk alıp verebileceği’ bir köşe bulma telaşındadır. “Zaten benim tüm hayatım kahvelerde geçmiştir ve her kent bende kahvelerde yaşar” diyecek kadar iddialı bir cümlenin altına atar imzasını. Ankara’nın abus cehresine baktığında yakın, sıcak bir şehir çehresi, büyüleyen gri bir siluet arasa da bulamaz. Kent imgeler yoksunu bir hal ile soğuk ve o derece de siyah beyaz fotoğraf kareleri yalnızlığında soluk alıp verirken, engin denizlere, rengârenk ışıkların yanıp söndüğü ışıl ışıl asma köprülere, yakamozlara, deniz kokusuna, rıhtımlı bir kıyıya ne yazık çok uzaktadır. Ve şair yine solup alıp verdiği kahvehanelere sığınarak şiirlere, şarkılara ve edebiyata konuk olmamış bu yalnız, kadim ve ruhsuz, imansız şehrin dertlerini dinlemeye kendini adar gibidir. İşte o zaman yaslar yüreğini şehrin yanık türkülere benzeyen, yalnız insanlarına, maneviyattan yoksunu sokaklarına, tenha bulvarlarına…

Şair yürüdüğü şehirlerden aldığı ilhamla insanların simalarına bakar gibidir. Sıradan, doğal, öylesine sıcak bir muhabbetle onların içinden birisi gibi, yürür dertlerine, aşklarına, derin sızılarına, sevdalarına. İnsana yürümek kendine, kendi oyuklarına yürümek gibidir Hüseyin Akın’da. Her daim mütebessim çehresi mütevazı duruşu ile size sıcak ve kedersiz, sıkıntısız, gamsız bir tebessüm hediye edebilir.  Şair o zaman, bir kardeş sıcaklığında gülümser. Gülümsediğinde dostluğun kardeşliğin hasbi durağıdır kalbiniz. Sonra insana yürüdüğünde şair; umutların tükendiği demlerde,  omuzlarınıza yeniden yeniden dirilişi ve aşkı yükler gibi ümit ve güvenle bakar ve öylece gider. Yarınlara dair sıcak yaz günlerinin kuşatıcılığında, bahar serinliğinde, size eşsiz dostluklar yükleyip gider… Büyük şairler ne yazık artık şehrin tenhalarına, fildişi kulelerinde derin sancılara gark olmuş, imgesel ve yalın düşlerin sarhoşluğunda hep uzak şiirler yazarken, o hep yüreklere yürür gibidir.

Hüseyin Akın’a, tarihi bir binanın taş duvarının dibinde, Kızlarağası Medresesi’nin kadim mimarisinin çay buğusu ile ısınan dostluğun ve kardeşliğin duyumsandığı bir küçük loş hücresinde veya bir kafenin tenhalıklarına doğru yüreğine doğru eğilmiş halde mısralar diziyorken rastlayabilirsiniz. Sonra sınıf tahtasının başında en çok gençleri, çocukları ayartan, doğruluğa, insanlığa doğru, okuma duraklarının erdemli yolculuklarına çağıran sesine rastlarsınız. Ezberi bir eğitime eleştirel bakışıyla ve duruşuyla gençleri hep kendi yüreklerine doğru eşsiz yolculuklara çıkmak için seferlere çağırır. Kendilerini keşfetmelerini usanmadan anlatırken, yaşadıkları dünyanın geçici duraklarında Allah’a kul olmanın bilinciyle yürümenin sorumluluğunu anlatmanın derdi vardır yüreğinde.

 "Görüntü ve gürültü çağında yaşıyoruz. İmajların iletişimde çok önemli bir payı var. Bir şeyi görmüş olmak en büyük bilgi kaynağı olarak adlandırılıyor. Bu yüzden televizyonlar bizim kelimelerimizi yok ediyor. Gürültü de sesimizi duyurmamaya başlamıştır. Hayata intibak etmek için sanata tutunmak lazım. Kuran'ı anlayabilmek için sanata tutunmak lazım. Çünkü gerçek sanatçının eseriyle muhatabız. Çünkü sanat, Allah'la aramızdaki barikatları kaldırma uğraşıdır" derken şairin asıl amacı gerçek ‘Sanatkârı’ göstermektir.

‘Sanata tutunmak ’diyerek çıktığı yolda okul koridorlarında, sınıflarda, amfilerde, seminer salonlarında hep ‘mutlak hakikat’ güzelliklerini anlatma derdindedir. Şair olmak; yola çıkmak, yolda olmak, dürüst ve erdemlice yürümektir hakikat yolculuğuna. Şuara Suresi’ni okumuş ve içselleştirmiş bir şair olarak görürüz Hüseyin Akın’ı. Söyleyeceği sözü, duyuracağı kelamı, gideceği Sırat-ı Müstakim üzere uzun bir yolu vardır.

"Sanat Allah'la aramızdaki barikatları kaldırma uğraşıdır" derken, çekinmeden ve komplekssiz bir şekilde adeta manifesto gibi meramını da söylemiş olur Hüseyin Akın. “Zamanımızda çalakalem yazmaktan mütevellit oluk oluk mürekkep sarfiyatına ve dolayısıyla gittikçe yükselen beş para etmez süprüntü kitapların seline karşı edebiyat dergileri bir bent, bir set işlevi görmelidir” diye has edebiyatın kaleleri olan ‘edebiyat dergilerini’ işaret eder; “Okumak Yazmak Ve Yaşamak” adlı kitabında Arthur Schopenhauer. Bu mezkûr edebiyatın beslediği dergilerde bulunurluğu vardır şairin. Kimi edebiyat dergisini yönetmiş, kimisinin yayın kurulunda yer almış çoğu merkez edebiyat dergisine de ürünler vermiştir. Böylelikle acımasız süzgeçlerden geçmiş eserleri okurla buluşur ve o her daim has ve kalıcı olacak olan edebiyatın kıyılarında gezinirken ürünlerini verir. Okuyucuyla dostça kardeşçe selamlaşır, insanlığa şair duyarlılığıyla yürürken; sıcak ve dost tebessümü ile doğal ve içten selamını kurda- kuşa, dosta- yarene, çoluk -çocuğa, gence - ihtiyara cömertçe sunar…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.