"Varlık... Âlem... Gölge Varlık..."

Şükrü Sak: “Zamandan ve cesedimden?..”

Salih Mirzabeyoğlu: -Anlatabiliyor muyum? Yani bunlar… Şimdi şöyle bir şey var; aynı hakikate farklı usûl ve metodlarla ulaşılması diye formüle ettiğim hususa nisbetle bakarsan, bunlar İslâm bütünü içinde işaretlediğimiz hakikatlere göre zayıf kalırlar. Ama dış yüzden tekerlenen bazı hakikatlerin anlaşılmasına da, şuuruna varılmasına da vesile olabilir… Varlık… Gölge varlık… Şimdi adam diyor ki, Tao; “Ben yokluğu yaşıyorum, bunu şimdi nasıl anlatayım” diyor…

Şükrü Sak: -Evet efendim…

Salih Mirzabeyoğlu: -Anlatabiliyor muyum? Adam yokluğu “yaşıyor…” Bunu nasıl anlatacak?.. “Miraç” hadisesi gibi… Nasıl anlatılabilir ki?..

Şükrü Sak: Yokluk, hiçlik, zaman gibi mücerret (soyut) kavramlar tarif edilemez, tarif edildiğinde bir "şey” olur…

Salih Mirzabeyoğlu: -İşte Batılı bir filozun söylediği bir şey vardı; Zamanın ne olduğunu biliyorum, ama ne olduğu sorulunca bilmiyorum diyor ya. Onun gibi, bir şeyin bilinmezliği içinde, bilinen yönüne, ancak “o kadar bilinebilen” yönüne işaret ediyor; “Yokluğu yaşıyorum, bunu nasıl anlatayım?..” Miraç hadisesi gibi… Miraç’da, bir şeyin “anlatılamazlığı” içinde, ancak o kadar “anlatılabilir” hâli… Hani, “ruhen mi, bedenen mi” gibi şeklî tartışmalar oluyor ya… Bu meselede Üstad doğrudan hüküm vermiştir, biliyorsun… Tabii orada, her şey bitiyor, Allah’ın fiilleri, isimleri, sıfatları… İşler, oluşlar, ş’enler, şunlar bunlar, herşey bitiyor Miraç’ta. Orada anlatacak, kelâma gelir bir şey yok ki zaten… Ondan sonra Tolstoy… Ben bunları yazdım biliyorsun, Tolstoy der ki; “Sanat hiçliğe yaklaştıkça sanattır” der…

“Aslında ben yokum” diyor…

Şükrü Sak: -Hiçliği duydukça, duyabildiğince…

Salih Mirzabeyoğlu: -Şimdi bu n’oluyor; bir nevi, hiçliği duydukça, Allah’ın vücudî, kendi zatının…

Şükrü Sak: Sırf yokluk..

Salih Mirzabeyoğlu; -Sırf yokluk aynasına düşüyor… Sırf yokluğun gölgesi de “vücud”ta… Şimdi bu şey, -aklen- böyle der İmam-ı Rabbani hazretleri; “Aklen olması için zorunlu olan bir şeydir” der… Aklen… Burada “akıl”dan kasıt da “ruh”tur… Anlatabiliyor muyum, "akl"; ip, ölüm demek ya… Meselâ; bir şeyin “sır” olduğunu bilirsin de, o sırrın ne olduğunu bilemezsin… Tasavvuf tarihinde örnekleri var… Öyle bir yere geliyorlar ki, “ben Hakk’ım” diyor mesela… Anlatabiliyor muyum?.. Şimdi, “ben Hakk’ım” dediği yerde, aslında “ben yokum” diyor. Yani, bir “senin anladığına” bak, bir de buna! Hiç ilgisi yok! O “hâl” –diyelim- kelâm kalıpları içinde ancak o kadar söylenebiliyor… Senin anladığın ne; “Yaaa adam ben tanrıyım diyor” filân…Hiç alâkası yok, anladın değil mi?

“Derinliği herkeste ayrı olan; lisân…”

Şükrü Sak: -Evet efendim…

Salih Mirzabeyoğlu; Ben yokum, “Allah var” diyor… Tabii bunlar kelâmla ifade edilince… Kastedilenin tam tersi şeyler de anlaşılabiliyor, ayrı mesele… Kelâm deyince de, kelâmla ifâde edilebilen her şeyin “anlaşıldığı” gibi bir varsayım var. Değil! Sartre der ki; “Cehennem başkası…” Anlatabiliyor muyum… Ondan sonra, “sakar” lisandır… Zebân; Cehennem meleğidir… İnsanlar birbirleriyle “bildirebilme” ile anlaşıyorlar, “bildirebilme”nin vasıtası da lisân… Lisân da devamlı olarak, derinliği herkeste ayrı olan bir şey… Cedelleşme ordan… Ondan… Demin söylediğim, “yokluk, hiçlik” meselesi etrafında, “yaşanan hâlin” anlatılamazlığı içinde, işte –burada bazı salaklar çok sık yapıyor bunu- bir takım dış yüz benzerliklere bakıp, tasavvufu “Hint mistisizmi”ne bağlamaya kalkmaları, düpedüz salaklık… Birinde, “hiçten hiçe” (Tabiî “varlık” da “hiç”ten doğmuş oluyor o zaman!) gibi bir gayesizlik, diğerinde ise, Mutlak Varlık’a, Allah’a ermek, Allah’da fâni olmak var… Sana nasıl anlatsın bunu!

Şükrü Sak: -Bir de bu “sır” bahsi ile ilgili, -Zizek- diye bir adam var; “Sır neden rüyâ formuna bürünüyor?” diyor… Rüyaların sırrî ve sembolik anlamlar taşımasından dolayı… Sır, niçin rüya formuna bürünüyor diye soruyor…

Salih Mirzabeyoğlu: -Çünkü âlem rüya da, ondan!.. Ters yürüyor, anladın mı? İşte Muhyiddin-i Arabi hazretleri onu söylüyor; Allah Resûlü vahiyden önceki 6 ayda; –tabiî genel hali o- rüya içinde rüyayı yaşayan… Anlatabiliyor muyum, rüya içinde rüya… Âlem çünkü izâfi… Artık bunu fizik de söylüyor… “İzâfi” deyince, tabiî bunun nasıl anlaşıldığı da ayrıca izaha muhtaç! İzâfi; göreceli… Görecelilik… Bu “görelilik” de ayrıca göreceli. “Sana göre, bana göre” meselesi değil, anlatabiliyor muyum? Allah insanın uykusuna “rüya”yı -rüyâ âlemini- koymuştur ki, ihsan etmiştir ki, hiç bilmediği “âlemler” konusunda bir bilgisi olsun… “Olabileceğine itminan hissi” doğsun, gibi…

Şükrü Sak: -Tümevarım ilkesine göre, “Kâinatın olmaması gerek” demiş ya adam, “fiziğe aykırı bir durum bu” der gibi… İfâde biçimi de çok ilginç tabiî...

"O'na dönücüyüz, Varis O..."

Salih Mirzabeyoğlu: (Bunları önemli ölçüde Sefine’de anlattık, biliyorsun; “Suver-i Hayâl Âlemi- Hayâlî Suretler Âlemi…) -Bir hayâl… Bir hayâl… Onun için de, yaratılışa, kâinata, şey derler; Allah’ın şakası… Batı felsefesi diliyle söylüyorum, Allah’ın şakası derler… Tabiî buradan, “Lâtif” isminin mânası geliyor akla hemen, anladın değil mi? Lâtif… Şimdi orada, -Batı felsefesinde- saçma; “varlık saçma” derler… “Bu dünyanın olmaması gerekir aslında” diyor dedin ya… Bunun ne olduğunu, nasıl olduğunu anladın değil mi; Şimdi her şey, çevreden merkezi kuşatmaya kalkarsan, eğer “merkez” dediğinin şiddeti, kuvveti var ise, merkeze yaklaştıkça onun rengine bürünürsün. Onun rengine bürünmek demek, bu varlıktan uzaklaşmak demek; O’na dönücüyüz…

Şükrü Sak: -Evet efendim…

Salih Mirzabeyoğlu: -Vâris O…

Şükrü Sak: -Bu “rüya” bahsi ile alâkalı olarak; Kur’ân-ı Kerim’de geçen üç ayrı peygamberin, üç ayrı rüyâsı ve rüya karşısında üç farklı yaklaşımı anlatılıyor orda; Hazreti Yusuf’un rüyası ve onun rüyayı tâbir etmesi… Hazreti İbrahim’in gördüğü rüya ve onun gördüğünün rüya olduğunu bilmesine rağmen, rüyayı tâbir etmemesi… Olduğu gibi, İsmail’i kurban etmeye gitmesi ve Allah Resûlü’nün “rüya” bahsi… Tilki Günlüğü’ne temel olan bu mevzu ile ilgili…

"Varlık rüyâdan ibaret..."

Salih Mirzabeyoğlu: -Şimdi, Kant’ın söylediği hikâyedir bu; aklın bütün menzillerini ölçen falan filan işte neyse, Batı’nın en büyük filozoflarından, -üç beş desen biri o- şimdi diyor ki, “Biz bilinmeyen bir obje ile bilinmeyen bir süje arasında bir rüyanın rüyasını göreniz”… Meselenin Batı tefekküründeki karşılığını görüyorsun değil mi?.. Varlık rüyadan ibaret yani… Âlemin kaim olması da Allah’la zaten! “Varlık teminâtı” Allah… Allah kabul etmediği zaman, “varlık saçma” yani… Varlık’ın ne olduğu… Ortada; bilinmeyen bir obje ile bilinmeyen bir süje var… İki “var”... Ve ikisi de “bilinmeyen…

YARIN: İslâm’da rastgelelik yoktur!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.