-Varlık, Âlem, Varoluş…-

Salih Mirzabeyoğlu: Benim gölge âlemde kendisine kaybolmuş

Takdim

Göklerde kanat açmış güya gönlümce hür kuş

Ben değil mi yine ben kedere hedef durmuş

Saklanıyor bildiğim saklambaç oyununda

Benim gölge âlemde kendisine kaybolmuş

Böyle diyordu MirzabeyoğluKayan Yıldız Sırrı’nda…

Benim gölge âlemde kendisine kaybolmuş…

İnsan Allah’ın en büyük sırrı, Allah insanın en büyük sırrı…

Bu “meçhul” sanki “malûm”muş gibi veya, bu “mâlum” sanki “meçhul”müş gibi, boşlukta lâf çeviren sahtelere-sahteliklere inât, bütün “varoluşu” tek mısrada hissettiren bu derinlik… Ürpertici değil mi?

Yine Kayan Yıldız Sırrı’ndan;

“Ömrün sonunda tarla marsık kokulu külhân

Kuyu içinde çile çekmiş insan duygusu

Deri üstünde deri yanık kokusu aman

Olan oldu dünyada kalan insan tortusu”

Kendi ifâdesiyle “Necip Fazıl’ın Çile’sine nisbet şiiri” olan Kayan Yıldız Sırrı…

Âlem… Gölge âlem… Kendisine kayıp insan… İnsanın âlemde kendini “arayış” süreci –bir bakıma varoluş ıstırabı da diyebiliriz- ancak bu kadar anlatılabilir ve bu derinlikte sezgiye havale edilebilirdi…

Ölüm Odası”nın başında, insanın dünya hayatındaki durumunu, ‘kafesteki kuş’ metaforuyla sembolize eden Mirzabeyoğlu, bunun Batı felsefesindeki –özellikle Hegel’de- karşılığını da, “hürriyet ve zorunluluk” bahsiyle irtibatlandırıyor. Daha doğru bir ifâdeyle İslâm’daki hakikatini gösteriyor! Bu çerçevede, konuşmanın ilerleyen bölümlerinde, -görüleceği üzere- Mutlak Varlık’ın (Zorunlu varlık) kudret ve iradesi altında kuşatılmışlık altındaki “insanın” kaza ve kader konusunda ortaya çıkan “acz”ini değerlendirirken;

Marksizm de aslında kadercidir” diyen İbda Mimarı Mirzabeyoğlu, “Kaderciliklerin içinde de en doğrusu İslâm’dır! İslâm’dadır!” diyor. Yine “Ölüm Odası”nda temel kavramlardan diyebileceğimiz, “zelil” kavramı… “İnsan”ın Allah’tan ebediyyen kopuşunu, “atılmış, uzaklaştırılmış” mânâları içinde, “Allah’a dönüş” çabasını, insanın yöneldiği her şeyde aslında “O’nu” arayışını ifade eden bir anlama bürünüyor… “Ölümsüzlük iştiyâkı”nın böyle bir kopuştan kaynaklandığına işâret anlamında…

Aslında, Salih Mirzabeyoğlu’nun “Ölüm Odası”nda işlediği meseleler etrafında küçük bir ayrıntı vesilesi ile başlayan mevzuu, şu buna, bu şuna vesile olarak, laf lafı açtı, derken ortaya, fikir zevki bakımından “tadımlık” olmanın ötesinde harikâ denilebilecek güzellikler ortaya çıktı. Bu vesile ile özün özü, özün hülâsası kabilinden ortaya çıkan ve asıl itibariyle, “zevken anlayış-ince anlayış”a hitabeden bu “sohbet-intibâyı”, “Mirzabeyoğlu ile Zindan konuşmaları”na da atıfla, “zindan dışı bir konuşma” olarak okuyucularımızla paylaşıyoruz! Vesilesi de bu;

Salih Mirzabeyoğlu: -Hangi kitaptı o?

-Fatiha Tefsiri efendim…

Salih Mirzabeyoğlu: -Bir âyet vardı… Sen onu çok sık söylüyordun; Mealen “Allah” isterse değiştirir” manasında… “Yazılı” olanı değiştirir, “hâlleri” değiştirir gibi…

Şükrü Sak: -Buna en yakın anlamda, R’ad sûresi 39. Âyet var efendim… (Allah dilediği şeyi siler, yok eder (mahveder) ve dilediği şeyi de sabit kılar. Ve Ümmül kitap O’nun indindedir. O’nun nezdindedir.) mealinde… Yine Yasin Sûresi’nde geçen ve Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin, bilinen anlamının dışında bir yorum yaptığı âyet var; “Attığın zaman sen atmadın, Allah attı” mealindeki âyet…

Salih Mirzabeyoğlu: Varlık rüyâdan ibaret!

Şükrü Sak: -“Allah’ın doğrudan yardımıgibi bir anlamı da var sanki?..

Salih Mirzabeyoğlu: -Şimdi bu “beklenmedikler” cümlesindendir… Sen ufak bir hareket yaparsın, ondan bambaşka bir şey çıkar. Misâl olarak söylüyorum; sen böyle, seni aşan –insan hisseder ya kendini aştığını-aşan bir şey olur, o zaman daha derinden yaşar onu… Hisseder. “Attığın zaman sen atmadın, Allah attı…” Fiilleri de yaratan anlamında... Bu meselede temel düstûr olarak ifâde edilen; “Fiillerin fâili kul, hâliki Allah…” Sonra, orada, doğrudan doğruya, bu “bomboş devir” mevzuu var; Üstad’ın söylediği; Bomboş devir… Hani, “Allah’ın yaratmasına mahsus” diyoruz ya. Onun gibi, Allah sende yaratıyor onu... Anlatabiliyor muyum?

Şükrü Sak: -Evet efendim. Bu tefsirde yine “kaza ve kader” bahsiyle alâkalı…

Salih Mirzabeyoğlu: -Şimdi bak, bunun tam karşılığı şudur; Allah insanın bâtınını kendi sureti üzerine yaratmıştır. Sûret; Allah’ın bilinmez sıfatlarından. Şimdi senin “bâtının” var, batınının bâtını var, onu da bâtını var. Bâtın suretinin öbür ciheti bu. Şimdi n’oluyor, burada, bu fiille o fiil birleşmiş gibi oluyor. Gölge bahsinde de vardır bu… Gölge aslın delilidir… Asıl olmadan gölge olmaz! Ve asıl gölgeye gölgenin kendinden daha yakındır. Bize şahdamarımızdan daha yakın, bize bizden daha yakın; Allah…

“Allah’da tekâmül olmaz…”

Şükrü Sak: Sadreddin Konevi Hazretleri bu “bâtınî suret” mevzuunda, dış tabiattaki değişiklikler nisbeten daha yavaştır, işte, yaz olur, kış olur, insanda yaş ilerler, değişikliler böyle yavaş yavaş olur, bâtınî sûrette ise bu değişim takib edilemeyecek kadar hızlıdır diyor.

Salih Mirzabeyoğlu: -Evet, bâtında daha hızlıdır. Takib edilemeyecek kadar. Takib de edilemez. O “içe” yöneldiğinde kaybolur bir bakıma… Çünkü, geçmiş ve gelecek “ân”da toplu. Zaman insanın “içinde” akar derler ya. Geçmiş ve gelecek “ân”da toplu, “ân”da bir –süre- derler ona. Süre de insana mahsus. O velilerin hâli var ya, o insana mahsus… Bu ne demektir; Allah’da tekâmül olmaz! Tekâmül insan için… “Süre” tekâmülü belirtmek için –belirten- bir şey. Zaman “süre”ye döndü mü ân’da, anlatabiliyor muyum… “Ân”ın açılımları halinde diyelim…Yani bir “ân” diye bir şey var, geçmiş yok, gelecek de “gelmedi”… “An”da toplu herşey. “Ân”da hep olmamaya meyleden bir şey. “Olmamaya meyleden…” Yani?... Allah’tan başka her şey bâtıl, yokluk… İcmâl mertebesinde söz konusu hikmet bu, anlatabiliyor muyum; “Yok bir vardır…” Yok yoktur; yok da yaratılmış olarak bir vardır… Tasavvufa göre bu bir varlık bir yokluk arasındaki bu tempo o kadar hızlıdır ki her şey bir “ân”da var görünür

Şükrü Sak: -Anladım efendim. Bu kuantum fiziğiyle ilgili bir haber çıktı geçenlerde; CERN araştırma merkezinden biri -bu tanrı parçacığı var, onu araştırdılar en son, atom altı parçacıklar konusunda araştırma filân yapıyorlar-, “Dünyanın-evrenin aslında var olmaması lazım” diyor…

Salih Mirzabeyoğlu: -Tabii tabii…

Şükrü Sak: İşte bu CERN’in yayınladığı raporda; “Dünyada var olan her maddenin anti maddesinin de olduğu, bu nedenle dünyanın aslında var olmaması gerektiği" belirtiliyor… Bir de o raporun sonuna; "Kâinatın kendisini neden yok etmediğini bilmiyoruz" diye not düşmüşler; “Bilimin tümevarım sonucuna göre bu sonucun çıktığını” belirterek… Adam neredeyse “Suver-i hâyal âlemi” diyecek…

Salih Mirzabeyoğlu: -Şimdi bu, “bilgiyle” erilen bir şey. Fizik yoluyla erilen bir şey. Neticede, tecrübe (deney), ilmî metod ve usûllerle ulaşılan bir “bilgi” diyelim, “tümevarım”ın sonucuna göre demiş, böyle bir sonuç çıkıyor. Şimdi bak İmam-ı Rabbâni Hazretleri der ki; “Zamandan ve cesedimden uzak kaldım…İstikbâl İslâm’ındır’da anlattım; “Varlıkla yokluk arasında öyle müthiş bir hız vardır ki bize her şeyi var gösterir…” Varlık devamlı zannedilir yani… "İlâhi nurdan bir kıvılcım olan iğreti varlık" diyor ya; “bir kıvılcım dairesi halinde döner durur…” O “daire” yoktur ama, “var gibi” görünür, o hızdan dolayı… “Yok”, bir yaratılmış olarak vardır diye bahsi geçen mevzu. O “var gibi” görünen hayâli daireyi düşün; yok ama var!.. Sefine’de doğrudan bu meseleleri İslâm tasavvufu alâkası içinde her yönüyle işaretledik…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.