“Sabreden zafere erişir.” buyrulmuştur. Doğrudur, lâkin sabrederken sefer halinde de olmak gerekir. Seferberlik ise sefere hazırlanmadır, bir bakıma teyakkuz hâlidir, şuurlanmadır. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın “Milli Seferberlik” çağrısı, ülkemizde geniş yankı buluyor. Herkes bu bilincin uyanması gerektiğine inanıyor. Zira bugünlerde dışa bağlı terör örgütlerinin kanlı eylemleri, tamamen ülkemize kasteden ve beka meselemizi tehlikeye düşürmek isteyenlerin güdümlü faaliyetleri olarak yoğunlaşmıştır. Eskiden sadece bazı bölgelerde düzenlenen hain eylemler şimdi başta büyükşehirlerimizde olmak üzere Türkiye'nin her tarafından gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Şehitler veriyoruz, gazilerimiz oluyor, ama yine de moraller bozulmamalı, şevkler azalmamalı, insanlarımız karamsarlığa asla düşmemelidir.

         Seferberlikte askerlerin hazırlıkları malumdur. Peki sivillerin seferberliğinde neler gereklidir? Benim bu sözden anladıklarım şunlardır: Öncelikle asla rehavete kapılmamak ve her an teyakkuz halinde olmak. “Su uyur, düşman uyumaz.”, anlamı derin bir atasözümüzdür. Yani hiçbir zaman tembelliğe düşmemek, uyuşmamak, derin gaflet uykusuna dalmamak ve çevremizde olup bitenleri takip etmek mecburiyetindeyiz. Dört tarafımızda şerli insanlar, örgütler ve devletler pusuya yatmış, bekliyor. Bugün, millet ve devlet olarak en büyük düşmanlarımız, yuları dışarıya bağlı olan terör örgütleridir.

          Herkes birbirinden sorumludur. Öğretmen öncelerinden, anne babalar, çocuklarından, şefler işçilerden, muhtarlar çiftçilerden ve köylülerden, âmirler memurlarından, okul müdürleri öğretmenlerden, komutan askerlerinden, büyükler küçüklerinden mesuldür. Bu kuru bir görev değildir. Başta FETÖ, PKK ve DAEŞ olmak üzere bütün terör örgütlerinin gözümüzün bebeği olan devlet kurumlarına nasıl sızdıklarını duyduk, gördük ve şahit olduk. Bu sızmalar asla bitmeyecek, hep devam edecek. Bunun için hiçbir zaman tedbiri elden bırakmamalıyız. Elbette “Hüsn-ü zan, adem-i itimat” şiarımız olmalı. Herkese ‘hüsn-ü zan' besleyebilir, insanlar hakkında iyi şeyler düşünebiliriz. Ama hiçbir zaman çevremizdekilerin tamamına peşinen itimat etmemeli, imkânları ellerine vermemeliyiz. Unutmayalım ki, ihanetler tarih boyunca hep olagelmiştir. Bilhassa İslam ülkelerinde, Müslüman topluluklarda ihanetlerin ardı arkası asla kesilmemiştir. Bu yüzden yüzbinlerce inanmış insan hayatını kaybetmiştir.

Son yıllarda kayıplarımız çok. Şehitlerimizin sayısı hiç de az değildir. Meselâ en azından şunu yapabiliriz. Şehitlik kavramına inanmayan hatta hafife alan, şehit düşen gençlerimizin ailelerine saygı göstermeyen bazı nâdânların isimleri bile hiçbir mekânda ve zamanda anılmamalı, yok farz edilmelidir. Mevkuteleri alınmamalı, o paçavralara para verilmemelidir. Kaale alınmamaları onların çıldırmasına yeter de artar bile. Ne yazık ki muhafazakâr değerlere sahip olan bir çok kişide bile bu hassasiyeti göremiyoruz. Kendisiyle yetinen, çevresine dönüp bakmayan, olan bitenin tamamen dışında kalan sorumsuz aydınlarımızın sayısı az değil. Bir akvaryumun içinde yaşayan küçük balıklar gibidir onlar. Dünya kopsa umurlarında olmaz. Karınları tok, sırtları pektir.

Seferberlikte saflar sıklaşır, ufak tefek anlaşmazlıklar ve ihtilaflar umursanmaz. Asl olan vatanın birliği, milletimizin kardeşliği, devletimizin bekasıdır. Bugün de aynı hâl içinde olmak gerekiyor. Meşrepler, fikirler, anlayışlar, dinî görüşler farklılık gösterebilir. Ama tek bir Türkiye'miz olduğu gerçeğini hiç unutulmamalıyız. Ve bu dünya cennetine kem örgütlerin ve devletlerin haince baktığını, fırsat kolladığını asla göz ardı etmemeliyiz.

Derin güçlerin en çok gerçekleşmesini istediği karanlık emellerinden birisi de, bilhassa güçlü İslâm ülkelerinin kapışması ve birbirlerini zayıflatması, yok etmesidir. Geçmişte hatırlayalım İran ve Irak'ı on sene boyunca savaştırdılar. Her iki  komşu ülke de zayıfladı, büyük acılar yaşadı. Kazanan ise başkaları oldu. Yani Batı devletleri… Ellerini oğuşturarak bu anlamsız vuruşmayı ve tükenişi seyrettiler. Bugün de Türkiye için benzer bir plân kurulmaya çalışılıyor. Suriye'de İran'a bağlı güçlerin Halep'teki masum insanlara saldırması insanın içini acıtıyor. Komşu devletimiz aklını başına almalı, derhal bu eylemlerinden vazgeçmelidir. Aksi takdirde tarih boyunca Esat diktatörü ile birlikte anılacak. İran yetkilileri ile idarecilerimiz sık sık görüşüyor. İnşallah bu irtibattan hayır doğar, komşumuz hatasını anlar. Ama birilerinin istediği ve tezgâhladığı gibi, sürekli İran düşmanlığı da doğru değildir. Zira bizim anlayışımıza uymasa da kendisini İslâm'a bağlı kabul eden bir ülkeden söz ediyoruz. Gerçi tarih boyunca Osmanlı için de dert olmuştur bu ülke. Ama Allah korusun İran ile karşı karşıya gelmek onlar için de hayr etmez, bize de bir şey sağlamaz. Yine canavarlaşmış Batı bu didişmeyi, kavgayı sevinçle seyreder.

Türkiye'miz bir sırat köprüsünden geçiyor. Akl-ı selimden şaşmamak gerek. Şükür, basiretli, ferasetli idarecilerimiz var. Halkımız onlara güveniyor. İnşallah bu birlik ve beraberlik ruhu devam ettikçe ne içerdeki hainler muvaffak olabilecek, ne de dış düşmanlarımız maksatlarına erişebilecekler. Teyakkuz ve seferberlik hâli her manada olmalı, sürmelidir. Kardeşliğe evet, ihanete hayır! Allah, İslâm'ın ve mazlumların son kalesi olan Türkiye'mizi muhafaza eylesin.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.