On bir aydır beklediğimiz, on bir ayın muhasebesini yapmaya vesile, on bir ayı görünür kılacak Ramazan ayının ilk günü nihayet geldi. Bu ayda bedenler geri çekilecek, gölgelenecek, silikleşecek; ruhlar öne çıkacak, ışığa bürünecek ve görünürleşerek hayata anlam katacak. Ruhlar bedenlerin üzerine çıkarak öteye, fiziğin ardına, metafiziğe dikkat kesilecek ve on bir ay boyunca hakikat ile arasına giren sayısız ağırlığı, kiri, tortuyu, pası atarak ona doğrudan dokunmayı, onunla aracısız temas kurmayı başaracak. Bedenler biraz aç kalacak belki ama ruhlar, bir ziyafet sofrasından ötekine konup göçecek…

İşte biz tam bu hayalle, bu konsantrasyonla, yaklaşmakta olanı selamlama hazırlığı yaparken ağzımızın tadını bozan bir haber geldi: Amerika Birleşik Devletleri’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasının ardından, verdiği kararı pekiştirmek ve meşrulaştırmak amacıyla ikinci bir hamle yaptığını, büyükelçiliğini Kudüs’e taşıdığını öğrendik. Elbette, öncesinde sayısız örneğine şahit olduğumuz katliamlar eşliğinde… Bu yazı yazılırken şehit olan Filistinli sayısı 53, yaralıların ise iki binler civarındaydı. Belki şimdi, tam da bu satırlar okunurken hem şehit hem de yaralı sayısı çok daha fazladır... 53, 530, 5300 ya da daha fazlası… Bu neyi ifade eder ki… Yeryüzünde tek bir kişi kalsak bile kaldığımız yerden devam edecek değil miyiz? Yeryüzündeki son Müslüman nefes alıp verirken bile onlar korkmaya, biz ümit beslemeye devam etmeyecek miyiz? Peki o zaman bu öfke niye? Çünkü biliyoruz ki Kudüs her hangi bir yer değil, her hangi bir şehir değil o insanların uğruna can verdikleri şey de ne toprak ne ağaç ne de taş… Çünkü biliyoruz ki Kudüs yer ile gök arasındaki mekana özgü tek kablo, tek iletişim noktası ve yukarıdan yeryüzüne haber oradan geliyor ve aşağıdan gökyüzüne haber oradan çıkıyor. Çünkü biliyoruz ki Kudüs’e göz koyanlar, Kudüs’ün gözünü oyarak dünyayı körleştirip daha kolay köleleştirmenin hesabını yapıyor. Kudüs düşerse sadece Müslümanlar değil, yaşarken de ölürken de gözlerini yukarıya dikenler, yukarıya çıkmayı umanlar da düşecek; tarih düşecek, medeniyet düşecek, ilk insandan son insana ulaştırılması umulan ilahi mesaj düşecek…

Birler, onlar, yüzlercesi ölüyor evet, ama ölmüyorlar gerçekte. Biz böyle düşünüyoruz. Öldüğümüze değil, zaten varılacak yere erken vardığımıza inanıyoruz. Gerçek ölümün mermilerin örselediği gövdenin toprağın altına konmasına rıza göstermek değil ruhunu satmak olduğuna; gerçek hayatın ise ‘burada’ değil ‘orada’ olduğuna… Öte taraftan, her ölüm bir işaret fişeği, karanlığa çakılan bir ışık bizim için. Sadece Ramazanlar mı derleyip toparlayacak dağınık olanı, sadece Ramazanlar mı olduracak olmayanı, sadece Ramazanlar mı kendine getirecek uzağa gitmiş olanı… Elbette değil, biraz Filistin şehidi, biraz Kudüs dikenli teli batacak bir yerlerimize ki kendimize gelelim. Ne zamandır bizde olmayan kendimize, ne zamandır bize küsüp giden kendimize, ne zamandır bizden çıkıp giden kendimize, ne zamandır bizden çıkıp arsalara, borsalara, şöhretlere, şatafatlara, ikiyüzlülüklere, yalakalıklara, dönekliklere giden kendimize…

Bir tarihe şahitlik yapıyoruz. İmparatorluğumuz parçalanırken gözyaşıyla seyreden atalarımız gibi Kudüs’ün adım adım elimizden alınışına, kayıp gidişine şahitlik ediyoruz. Her zaman olduğu gibi başa dönüyoruz. Yumurta kapıya dayanınca nerde hata yaptık biz diyoruz? Neyi yanlış yaptık da buralara geldi tarihin akışı, neyi yapmamız gerekirken yapmadık da olan olmaması gereken oldu diyoruz.

Tespitler, tespitler, tespitler… Tanzimat’tan beri ha bire tespit yapıp duruyoruz. Sıkışınca bir şeyler yapma kararı alıyor, biraz rahatlayınca rutine dönüyoruz. Asla ve asla konsantre olamıyoruz, yoğunlaşıp işini yapmanın ama en iyi yapmanın arayışı içine giremiyoruz. Küçük dünyalarımızda küçük tatminlerimize küçük kozalar örerek tüketip duruyoruz ömrümüzü. Geçen iki yüzyıl boyunca yatıp durmamışsak, olan, olması gerekense neden onların yapay güneşleri bizim doğal güneşimize meydan okuyor? Neden onların ablak kırmızı suratları bizim ince nurani yüzlerimizi gölgeliyor? Neden onların silahları bizim sapanlarımızı kırıyor? Neden onların yalan elbisesi giymiş hakikatleri çarşı Pazar satılırken bizim nokta kir bulaşmamış hakikatlerimizin sesi kısılıyor? Neden onlar bizden 55 kişiyi öldürdüğü halde biz 5.5 şiddetinde terörist, onlar 55 terörist avcısı oluyor? Neden onlar bizden iki bin kişiyi yaraladığı halde iki bin kişilik acıyla bağırıyormuş gibi yapabiliyor ama acı çeken bizlerin sesi camlara çarpıp geri dönüyor? Neden ama neden onlar gökdelenlerin tepesine çıkarken bize yerin bir metre üstünü bile fazla görüp her gün aramızdan yüzlercesini yerin birkaç metre dibine, hem de hiç çıkmayacak şekilde girmeyi layık görüyor? Neden ama neden kimimiz şehit olurken geriye kalanlarımız sadece şahit olmakla yetiniyor?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Yunus 2018-05-16 13:24:42

Küçücük Ebabillerin fil ordusuna galip geleceğine tam anlamiyla inandığımız zaman sorularimiz cevap bulacaktir.

Avatar
ismet emre 2018-05-16 17:12:48

i̇nşAllah yunus hocam, o günleri hep birlikte görür, deruhte ederiz. muhabbetle.

Avatar
adem kucur 2018-05-21 15:41:38

kaleminize sağlık