Bir hızır yeşermesi... Yıldız tohumu. Ay suyu. Dal incesi. Kaya onuru. Dağ rüzgarı. Kır çiçeği... Irmak. Papatya. Gelincik.

Beton. Trafik. Fatura. Yalan. Gazete. Duvar. Gürültü. Televizyon.

Şimdiye kumrular doyurdu karınlarını. İlk vapur kalkalı çok oldu. İskeleler doldu boşaldı. Kıtalar paylaştı kalabalığı, işi, gücü, telaşı...

Galata yine ayakta. Arasokakların başında. Sırtımızda doğmamış “güneş” yükü…

Daha çok gülsün herkes bu bahar. Ellerimiz papatya arıyor. Oradan oraya koşup çiçek toplamak arıyor ellerimiz. Biraz ırmak özlemi var desek deniz küser mi?

Yazılmamış satırlarından okuduğum bir Kitap. Kime söylüyorum diyen bir Kitap…

Sürünüyor muyuz? sorusunun çengelinde asılı suratlar. Öğlene doğru biraz yumuşar, akşam daha bir başka olurlar.

Hayat devam etmekte ısrarcı. İstanbul da İstanbul kalmakta...

Dış sesler ve söylemlerin ötesinde, hepimizin iç sesinin söylemi aynı mıdır bilmiyorum?

Lakin hiç bir kaba siyasi kıyametin, politik arbedenin, entrikalardan yayılan ruhsal ölüm hırıltılarının, cam kenarı müziklerinin ya da sanat şaheserlerinin, maçlarda, sahalarda ayyuka çıkan tezahüratın, teknolojisi, trafiği, hengâmesiyle şehrin birleşip kopardığı o çığlıklar korosunun susturamadığı bir iç ses!

İçimizde karıncalanır. İstiklal marşının 12.00 da okunuşuyla programı biten eski televizyonların ekranındaki gibi.

Uç ses... İşe yaramazlığını, boşluğunu, anlamsızlığını acımadan uçuruma uçuran. Bir ses...

Sahiden var mısın? diye seni yoklayan.

Der ki: Hadi can, bırak artık oyunu. Biraz da kendinle yeniş... Gözün kör mü ki bi’ öz odanın iki penceresi olan bu kaş altı bilyelerle, onca alemi görüyorsun da bir kendini görmüyorsun.

Öyle bir/iki şey ki; bazen ters mi takılmış(!) olduğu akla geliyor. Tabi ki hayır. Ters kullanılıyor. Çünkü aslında kendine bakması gerekirken, hep başkasına, en çok ta başkalarının kusurlarına bakıyor. Kusur arama tarama merkezi gibi duruyor. Güzel bakmayı, görmezlikten gelmeyi, gerektiğinde kısmayı, görmemeyi başaramıyor. Keşke sadece dönebilse ve özellikle hata, kusur görme konusunda sadece kendisine baksa...

Lakin ne mümkün. Çoğunlukla tam karşıdakini görüyor. Karşıdakinin sığ kıyılarında çıplak ayakla bile değil, kendi bakış açısından bir terlikle şıpıdık şıpıdık yürüyor işte. Sorumsuz ve uçarı...

Ona ya batını, ya öteyi görmesi tembihlenirken, o sadece aradaki somut berzahta ölmeyi seçiyor. Ne kendi içini, derinini, ne muhatabın içini, derinini anlamaya, aslı aramaya çalışmadıkça göremiyor.

Kök ve dal ucunu göremiyoruz. Göz kör oluyor böylece. Gözümüz kör olmasın iyi mi…

Sokaklar uzun süredir hiç böyle şımarmamıştı. Martıların sözünü balla kesiyor miyavlar. Geriniyor mistanbul, güneşe karşı...

Ne sanalda, ne gerçekte varlığa bir yararlılık, insanlığa bir katkı değeri olmadıktan sonra hiç bir sözün, eylemin, kıpırtının değeri yok. On sekizimdeyken Kuran'ı daha bilinçle anlamaya başladığım yıllarda, Lokman Hekim'in adının geçtiği surenin altıncı ayetinde bir şey öğretmişti Rabb bana. Lehve'l hadis’in kıymetsizliğini... Ona dikkat etmemi. Boş ve anlamsızlığın, amaçsızlığın savrukluğun olabildiğince uzağında bir yaşam kurmam gerektiğini...

Yıllar geçiyor. Çoğu şey anlamsızlaşıyor. Anlamsızlık her yerde ve her şekilde katlanılması zor bir mahrumiyete, bir çeşit yok oluşa dönüşüyor.

Dünya' nın kendisi, eğer ona hep beraber bir anlam katma çabasında olmazsak top yekun bir Lehve'l hadis'e dönüyor.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner623

banner624