İçinde yaşadığı toplumun bir bireyi olarak ya yasa koyuculuk ya da yorumculuk işlevini yerine getirir aydın. Yasa koymak da yorumlamak da bir iştir elbette... Beşeri planda yasa koyuculuk, genellikle hayatın her hangi bir alanında gerçekleşen kesin dönüşümlerle toplumları uyumlu hale getirmektir. Yorumculuk ise daha geniş zamanlara yayılan, daha az görülen değişimleri güncel hayat bakımından anlamlandırmak ve bir manada zamanın ruhunu toplumun gözüne olduğundan daha net gösterebilmektir; hayatı, olayları, düşünceleri, toplumu, geçmişi, şimdiyi, geleceği tek tek didiklemek ve oradan süzülen gerçeklerden kendine göre yeni bir gerçek inşa etmektir…

Yorum, hayatını sürdürmek için intibak alanı açmak demektir. Beden, yaşamak için kendine nasıl uygun iklim arayışında ise ruh da varlığını sürdürmek için uygun bir düşünce ortamına ihtiyaç duyar. Bitkilerde ve hayvanlarda Allah vergisi olarak görülen bu yeti, insan zihni sonsuz seçeneklere açık olduğu, önünde uzanan yolların çeşitliliğinden dolayı, belli oranda bir yoruma ihtiyaç duyurmaktadır. Her durumda doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü, hayat ile ölümü birbirinden ayıran sınırların belirlenmesi olarak yorumlama işi bütün zihinlerin aynı liyakatle yapacağı, üstesinden geleceği bir iş değildir.

Toplumların yaşam tarzı ve toplumlar arasındaki yaşam standardı farkı biraz da içlerinden çıkardıkları aydınların niteliğiyle ilgilidir. Uzağı gösteren dürbünlerin camları arasındaki fark gibi; gözleri daha keskin bir zihin, iç dünyası daha oturmuş, daha dingin bir ruha sahip yorumcu ile gözleri bulanık gören, iç dünyası karmaşık olan bir yorumcu arasındaki kesin sınırlardan bahsediyoruz. Hayat, şimdiden geleceğe akan bir ırmak olduğuna göre, bulunulan yerin ötesinde ve uzağındaki riskleri tahmin ederek ona yönelik nasıl önlemler almamız gerektiğini söyleyen kaptanlar ile onların etrafını sarmış aydınlar bu halleriyle biraz da kahindirler. Yorumculuk, kehanetin bilgiye dayalı olan kısmıdır. Kahin, salt içinden gelen sesleri dinlerken, bir yorumcu olarak aydın, içinden gelen sesler ile dışarıda olup bitenleri birleştirir, oradan bir sentez çıkarır. Bu durumda, aydının yorumu için hem bilgi hem ariflik hem de keskin bir zekaya ihtiyaç duyulur.

Bizdeyse Osmanlı dahil olmak üzere ne vakittir ‘yasa koyuculuk’, niteliğini yitirmiştir. Tanzimat’tan beri hayatın her alanındaki aydınlarımız düşünce üretmek yerine, başkaları tarafından üretilmiş olanı Türkiye’ye taşımanın uğraşını verirler. Askeriye, tıp, mühendislik, eğitim, teknik ve sosyal bilimler alanında kendini yorumcu olarak görenlerin yekunu yapıcı, sıfırdan üretici değil, hatta çoğu zaman yorumcu bile değil, ‘taşıyıcı’dır. İşte bu yüzdendir ki nereden alıp getirdikleri belli olmayan bütün bu ‘taşıma nesneleri’ doğrudan onları etkiler, sahip oldukları doğallıklarını alır ve onları yapay birer otomata çevirir. Batı’nın zaten parçaladığı ve parça-fraktal üzerine kurduğu hakikat, onların parçalanmış iç dünyalarında büsbütün un ufak olur. İki yüz yıldır Batı’dan bize bırakın bütünü, zerreler halinde bile değil, sürekli tozlaşmış fikir kırıntıları akmasının birincil sebebi iki dünya arasındaki fark ise, ikincisi de aydınımızın taşıma konusundaki beceriksizliği ve neyin ne kadar alınacağına dair yaşadığı fikir bulanıklığıdır.

Doğrusu, bizim aydınımız bir şeyler bilir, ama bildiklerinin ne işe yarayacağını bilmez. Bir şeyler yapar ama yaptıklarının onu ve peşindekileri nereye sürükleyeceğini bilmez. Neyi, nasıl, ne için yapacağını/yapması gerektiğini bilmeyen, sadece anlık bilgi kırıntılarıyla kendine bir koza örüp hayata oradan bakan aydın tipi Batılılaşmanın başından beri Türkiye’nin başına bela olmuştur. Hatta denebilir ki halkın sağduyusu olmasa, ülke kırılma dönemlerinde çoktan müstemlekeye dönüşmüştü bile… İş aydınlara, bürokratlara kalsa 15 Temmuz gecesi kim bilir neler neler olurdu ya halkın sağduyusu bir kez daha devreye girdi ve ülkeyi uçurumun kenarından aldı.

Çok az istisnasıyla bizim aydınımız sentetiktir. Hatta bizde bir sentetik aydın geleneği de oluşmuştur. Kuralları asla kendisi koymaz, çünkü o birikimi yoktur. Batı tarafından konmuş kurallara bihakkın uymayı maharet görür; ona uymayanı, oyun dışı ilan eder. Sonuna kadar sentetiktir, her şeyi yapay. Bakışı, bakış açısı, kelimeleri, cümleleri, elbiseleri, modası, tarzı, her şeyiyle bir montaj, hatta son dönemde belki kolaj yahut pastiş… Bundan dolayıdır ki bazen kurulmuş saat, bazen ayarlanmış uzaktan kumandalı bomba işleviyle hareket eder. Batının o kadar yakınındadır ki göz hizasındaki şeyleri bulanık görerek ona dair belli bir mesafeden görenlerin sesine hiç aldırış etmez. Sanki lobotomik göz ameliyatı geçirmiştir. Bu gerçekten misket dersiniz, hayır o balon. Ama bu ip dersiniz, hayır o kirpi… Bu 17/25 Aralık dersiniz, günlerden kış olmalı. Bu FETÖ dersiniz, başını öte tarafa çevirir, bak kuş. Bu Gezi dersiniz, gezi mi der, ağaç, ağaç o. Odun odun…

Sentetik aydın, bir yönüyle robottur. Ruhu elinden özenle alındığı için kendini kuran ellerin seslerine göre hareket eder. Her konuşmada, cümlelerinin arasına metal kokusu siner. Koku alma yeteneğinin keskin olmasına gerek yok, birkaç metre yaklaşın, soluğundaki ihanet kıvılcımını görürsünüz. Burnundan kıl aldırmamasının, halkına karşı sürekli agresif, kavgacı olmasının sebebi budur. Halkın sağduyusu onun deri altına yerleştirip acemice saklamaya çalıştığı içten pazarlığı ve ihaneti ifşa ettiği için halk düşmanıdır sentetik aydın. Düşmandır, aramızdaki tehlike… Nükleer tesisten sızan radyoaktif maddeler gibi görünmez, ama ortada dolaşıp durur… Her yerdedir, her an zarar vermektedir ama gerçek niyetini büyük toplumsal dönüşüm süreçlerinde ortaya koyar sentetik aydın… İçinden geçtiğimiz sürece dikkat…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.