Ahmet Sever’in Abdullah Gül ile 12 Yıl ve İçimde Kalmasın Başlıklı Kitaplarının İncelemesi (2)

Gelelim, Ahmet Sever’in danışmanlık dönemini anlatmaya devam ettiği ve geçen ay, Mayıs 2018’de basılan İçimde Kalmasın başlıklı ikinci kitabına. Bu kitap, öncekine göre daha sönük, derinliksiz ve polemiklere dayalı olmakla birlikte, akademik bir inceleme açısından çok önemli bir özelliği var: Yazarın entelektüel kapasitesinin sınırlarını göstermesi. Yazarın, hangi zihin yapısı, pozisyonu ve ölçüleri ile hareket ettiğini çok iyi ortaya koyan kitap, bu şekilde aynı zamanda “Erdoğan karşıtlığı/düşmanlığı” ve “Erdoğansız Türkiye Projesi” süreçlerinin zihinsel özelliklerini yansıtması bakımından oldukça verimlidir.

Kitabın ana fikri

Kitabın ana fikri bellidir: Erdoğan için “tek adam” (s. 15), “mahalle kabadayısı” (s. 17), “otokrat” ve “diktatör” (s. 49) tanımlamalarını ve mevcut yönetim için de “diktatörlük” (s. 48) algısını yerleştirmek.

Bunun yanında kitapta, mevcut durum “korkunç” (s. 15) addedilerek “yolsuzluk ülkesi olduk” (s. 50) ve diğer ifadelerle ülkeyi en kötü biçimde göstermek hedeflenir. Bu düşünceler de “yolsuzluğa, hukuksuzluğa batmış, zulüm ve baskıyla hükmünü sürdürmekten başka çaresi kalmamış bildik iktidar modeli” (s. 184) ifadeleri ile Cengiz Çandar ağzından söyletilir.

İlk kitapla birlikte bakıldığında bütün yazılanlarda nesnel eleştiri yerine Erdoğan’ı küçültmek, damgalamak ve kimliğini belirli bir düşük profile oturtmak üzerine kurulu bir tasarım vardır.

Varılmak istenen amaç çok nettir: “Erdoğansız Türkiye Projesi”. İkinci kitabın ruhu da önceki kitabın ruhu ile bitişiktir: “Gül demokrasi kahramanıdır, Erdoğan demokrasi düşmanıdır!”

Abdullah Gül olayı

Kitabı okuyunca şöyle bir düşünce canlanıyor: Gül’ün imajını yüceltme çabası. Hâlâ bu amaç neden olabilir? Bu yaklaşım, 24 Haziran seçimlerinden sonra da başka planların olmasının işareti olabilir mi? Türkiye enteresan bir ülke, siyasete uzaktan bakarak onu anlamak hakikaten zor. İçindekiler nasıl anlıyor, bunu anlamak daha da zor.

Önceki kitapla birlikte düşünüldüğünde, bu iki kitabın Abdullah Gül’ü destekleyecek ve güçlendirecek yerde, yol arkadaşlığının olası imkânlarını da tamamen ortadan kaldırmak üzere kurgulandığı ve AK Parti içinde kalan olası olumlu pratikleri de baltalamak istediği hissi oluşuyor. İki kişi arasındaki iletişim ve ilişkinin farklı bağlantı noktalarına son darbeler vuruluyor.

Gerçi, 24 Haziran 2018 seçimleri Cumhurbaşkanlığı adaylık süreçlerinde “Erdoğan’a karşı olabilen en geniş uzlaşma, yani hemen tüm muhalifler birleşseydi aday olacaktım” mealindeki sözleri ile bir anlamla siyaseten son konuşmasını yaptığında Abdullah Gül, artık bütün köprülerin her bakımdan koptuğunu zaten kamuoyuna ilan ediyordu. Belki de kamuoyunun uzun zamandır hissettiği ama kesinleştiremediği malumun ilanını yapıyordu.

Görünen odur ki, Abdullah Gül ciddi bir kumar oynamış ve kaybetmiştir. Siyasi itibarını kalıcı biçimde zedelemiştir. AK Parti dışında ayrı bir siyasi hareket girişimde bulunabilirdi, ama muhalefetin “çatı adayı olma” girişimleri, geri dönüşü olmayan bir süreci getirmiştir.

16 Nisan 2017 Başkanlık Sistemi referandumu sonrasında, Gül’ün %49’un adayı olacağı iddiasını sesli olarak dile getiren Deniz Baykal, sanırım en doğru tespitlerinden birini yaptı siyasi hayatında. Çünkü iddia ettiği gibi Recep Tayyip Erdoğan’a karşı muhalefetin ortak/çatı adayı olarak Abdullah Gül’ün gösterilmesi az daha gerçek oluyordu. Bu başarılı olsaydı, 24 Haziran 2018 Seçimleri, herhalde dünya siyasi tarihi için de en ilginç seçimlerden biri olurdu.

Çelişkiler

Kitapta, “Alt tarafı bir kitap işte!” (s. 35) diyerek hem yazdıklarını önemsiz göstermek veya “Ben yazmasam Erdoğan-Gül çatışması olmayacak mı” (s. 120-121) mealinde sözler sarf etmek ile yazdıklarının önemini sürekli vurgulamak arasında gel-git gösteren bir yaklaşım vardır. Erdoğan ile Gül arasındaki gerilimlerin en gizli yönlerini kamuoyuna mal etmenin temel sebebi nedir? Bunun sadece iki kişi arasındaki ilişkiyi ortaya koymak gibi masumane bir dairede düşünülmesi mümkün müdür? Buna evet demek elbette mümkün değil. Aslında yazar da eksikliklerinin farkındadır, ancak kendi eksikliklerine dışarıdan meşruiyet bulmaktadır (s. 77).

Üslup

Görevi gereği öğrendikleriyle Ahmet Sever’in çok daha nitelikli eleştiri yapması mümkün olabilirdi. Ancak öfkesi, kırgınlığı, kızgınlığı, biriktirdikleri, bastırılmışlıkları, nefreti veya düşmanlığı, hangi duygu ise yazdıklarında öne çıkan, bu duygular onun gerçekten ülkemize katkı verebilecek kaliteli bir eleştir yapmasına engel olmuştur. Veya yazarın böyle de bir amacı zaten hiç olmamıştır. Her iki kitabında da yapıcı eleştiriler yapmak odaklı değil, siyasi operasyon algısını beslemeye dayalı olarak hareket ettiği izlenimi baskındır. Bu durum, gerçekten olası faydalı eleştirileri de ortadan kaldıran bir süreçtir. Örneğin birçok AK Parti yöneticisi için oldukça farklı iddiaların olması yazarın her türlü durumu bu kişileri kötülemek ve itibarsızlaştırmak için yorumladığını düşündürtüyor.

Bu üsluba, yazarın tahminlerini ve işaretlerden tespitlere gidişini de eklediğinizde, “siyaset dedikodusu” okuyormuşsunuz izlenimi ortaya çıkıyor. Eleştirilerin niteliği çalışmanın güvenirliliğini ortadan kaldırıyor. Yazarın, kitaba ve kendisine yönelik karşı eleştirileri de “paranoyak” olarak sınıflandırması bir diğer bir sorun.

Kitaplarında “farklı görüş ve eleştiri” yaptığını (s. 136) düşünen yazar, yaptığı yakıştırmaların ve kullandığı ifadelerin eleştiri sınırlarını zorladığına katılmıyor ve hatta bunların masumca olduğunu düşünüyor.

Yapıcı ve yararlı olumlu bir düşünme ve eleştiriye dayalı kapsayıcı bir bakış olmadığında, yazdıklarınızın polemik ve dedikodu yönleri öne çıkmakta, söylem ve pratik düzeyde eleştirilerinizin karşılığı düşünce ve gerçeklik olarak zemin kaybetmektedir. Oysa yazar, daha nesnel ve dengeli bir üslup ile de eleştirilerini yapabilirdi. Erdoğan açısından da süreci inceleyebilir, çok yönlü bir bakış açısı sunabilirdi. Süreçleri tek taraflı yorumlamak çatışmacı bir anlayışın gelişmesini beslemektedir. Ancak, nihai olarak bakıldığında geniş planda hedefin zaten bu olduğu görülüyor.

Kitapların psikolojik arka planı

Benim için en fazla şaşırtıcı olan, bu denli önemli bir makâmdaki birisinin üslubundaki basitlik oldu. Kanaatimce, bunun sebebi, yazarın “bastırdığı duygularını” açığa vurma biçimi ve zamanlamasıyla ilgilidir (s. 132). Bu bastırmalar insanı gerçekten öfkeye, kine, nefrete götürebilecek bir süreçtir. Yazarın üslubundaki sevimsiz, aşağılayıcı ve kötü özellikler, sanırım bu aşırı bastırılmışlığın bir dışavurumu olarak görülmelidir.

Eleştirileri anlamak

Eğer dedikodu ve polemik ağırlıklı üslubu bu şekilde olmasa yazarın eleştirilerini; otorite ve gücün kullanımı, lider kadroların yönetim pratikleri, şeffaflık, yolsuzlukların önlenmesi, adam kayırmacılığının engellenmesi gibi başlıklar altında ele almak, değerlendirmek ve anlamak mümkün olabilirdi. Ama kalemindeki dedikodu ve polemikçi yaklaşım, bunlara engel oluyor. Kitapları okunduğunuzda her cümlede yazarın içindeki öfke, nefret ve düşmanlık dışarı sızıyor.

Diktatörlük rejiminde yapılan 12 seçim!

Kitabın tasvir ettiği ülke düşünüldüğünde, bugün muhalefetin de en zayıf yaklaşımlarını ortaya koyan özellikler ortaya çıkıyor.

Bakıldığında ülkede diktatörlük rejimi ve başında diktatör var(!), ama seçime gidiliyor ve muhalefet liderleri istedikleri gibi mitinglerini yapıyor, açıklamalarını dile getiriyor ve topluma ulaşıyor!

Ülkede diktatör var, ama gerek yazılı-görsel medyada, gerekse sosyal medyada hakaret içermeyen her türlü eleştiri (hatta zaman zaman hakaretler ve iftiralar da) olanca serbestliği ile yapılıyor!

Erdoğan diktatör ama muhalefet liderleri var ve adaylıkların koyabiliyorlar!

Gerçek şudur: Türkiye’ye bakıldığında, Recep Tayip Erdoğan bağlamında güçlü ve etkili bir lider profilinden söz edilebilir, ancak diktatör deyip, diktatöre rağmen sanki siyaseten var olunuyormuş gibi bir yaklaşım kurgulamakla Erdoğan/AK Parti tarafından kazanılan 12 seçim veya muhalefet tarafından kaybedilen 12 seçim ortadan kalkmamaktadır. Bu gerçeği unutturmak mümkün değildir. “Diktatör” yaklaşımı, seçime dayalı yönetim sisteminde hedefleri, içerikleri ve anlamları saptırmaktır. Muhalefetin yaptığı şey, alternatif bir siyaset merkezi üretmek yerine bu kolaycı, basit ve içeriksiz yaklaşım olmaktadır.

Erdoğancılar suçlu

Yazarın, Ahmet Davutoğlu’nun Erdoğan’ı bırakıp, tamamen Gül’ün yanında saf tutmamasını eleştirdiğini görmek ilginç. İslamcıları birey olamamakla eleştiren ve özgür iradeden bahseden yazarın, Davutoğlu’nun tercihini kıyasıya eleştirmesi, ciddi bir tenakuz oluyor. Aynı şekilde Erdoğan’dan yana tercihlerini kullanan kişileri de ağır şekilde eleştirmesi yine kendi tutarsızlığı içinde tutarlı olma çabası olarak yansıyor.

Sorun Müslümanlarda/İslâmcılarda mı, yoksa dünya sisteminde mi?

Yazar, “İslamcılardan demokrat olmaz” sürecinin kanıtı olarak AK Parti iktidarı dönemini gösterirken, her türlü demokratik sürece rağmen Türkiye’ye yönelik saldırıların neden yapıldığını, Osmanlının son dönemlerinde II. Meşrutiyet’in ilanına (1908) rağmen yapılan saldırılarda olduğu gibi, açıklayabilecek sebepler gösterememektedir. Türkiye’yi adeta Irak, Suriye, Libya gibi tasvir edenler, nedense Türkiye’nin böyle olmadığını bildikleri halde yürütülen küresel saldırılara hiç değinmemektedirler. Ekonomik, siyasi, STK, medya ve askeri (terör) boyutları olan bu saldırılardan bahsetmeden suçlu olarak sadece ve sadece iktidarı işaret etmek, entelektüel içeriği, vicdanlı duruşu, adaletli bakışı ve yerli-millî özelliği olan bir yaklaşım değildir. Elbette, Müslümanlarda yaşanan değerler aşınmasını görmemek mümkün değildir. Ancak bunu tek başına iktidar süreçlerine bağlamak ve bu süreçte kişilerin bireysel yetersizliklerini, modern çağın getirdiği karmaşık yaşam örüntülerini ve ülke/dünya koşullarını görmemek, herhalde asla anlamlı bir değerlendirme olamaz.

Sosyal medyayı yasaklamak

Kitapta dile getirilen konulardan biri de sosyal medya kısıtlarıdır. Sosyal medyayı çeşitli derecelerde yasaklayan tek ülke Türkiye değildir. İhtiyaç halinde her ülke bunu yapmaktadır. Değerlerine hakaret edilen ve saldırılan ülkelerde veya vergi ödemek istemeyen sosyal medya şirketleri yüzünden bunlar olabiliyor. Öte yandan sosyal medyayı esas alan muhalefet, insanların algılarına oynamaktadır. Bu durumda, internetten verilen her şeyin kesin doğruluğuna inanmak ve içinde hakaret, yalan ve iftira bile olsa bunlara karşı bir korumanın olmamasını istemek, muhalefet açısından doğal olmaktadır.

Türkiye, birinci sınıf bir ülke değildir!

Yazara göre, ancak Avrupa ülkeleri birinci sınıf ülkelerdir! Hangi Avrupa ülkeleri? Göçmen politikaları ortada olan Avrupa... Hâlâ dünyayı sömürmek için çabalayan Avrupa ülkeleri... Kendi ülkelerindeki destekleri geçtik, burnumuzun dibinde dahi terörü silah ve insan kaynakları ile destekleyen Avrupa ülkeleri... Batıcı zihniyet, maalesef ki kendisine kurşun sıkan eli bile öpen zihniyettir.

Batı’nın huyuna suyuna giden bir Türkiye olmadıkça, daha çok saldırıya uğrayan bir Türkiye olacaktır. Ekonomik sıkıntılara rağmen büyüyen bir Türkiye, 15 Temmuz Darbe Girişimi’ne rağmen devlet yapısı, kurumları ve ordusu ayakta duran bir Türkiye, yaşanan onca sıkıntıya rağmen birliğini ve bütünlüğünü koruyan bir Türkiye, Batı’nın ve onun ülkedeki temsilcilerinin istediği bir ülke değildir.

YARIN: Batı’nın gözlüğü ile Türkiye’yi değerlendirmek

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.