Geçen hafta boyunca yaşanan ekonomik çalkantının yüzey yapı tartışmalarını bir tarafa bırakıp derinlerindeki izlerini görmek için önce zamanımızın önemli sosyologlarından birine, Zygmund Bauman’a kulak verelim. Bauman, bundan yaklaşık yirmi yıl önce yayınladığı Akışkan Modernite adlı kitabında, Batılı büyük şirketlerin ait oldukları kültür ve medeniyet birikimi ile yine aidiyet hissettikleri ülkelerinin her türden ete kemiğe bürünmüş gücünü de yanlarına alarak Türkiye gibi gelişmekte olan, geliştikçe palazlanıp tek başına hareket etme cesareti gösteren ülkelerin nasıl hizaya getirildiğini şöyle anlatıyor: “Ceza büyük çoğunlukla ekonomiktir. Korumacı politikalar uygulayan ya da nüfusunun ‘ekonomik olarak ihtiyaç dışı’ kesimlerinin kamusal ihtiyaçlarını karşılamada fazla cömert olan, ülkelerini ‘küresel finans pazarlarının’ ve ‘küresel serbest ticaretin’ insafına bırakmamak için direnen dik başlı hükümetlere kredi verilmez veya borçları azaltılmaz; yerel para birimleri küresel pazarda cüzamlı muamelesi görür, borsada aleyhine spekülasyonlar yapılır ve değerinin düşürülmesi için hükümetler zorlanır; yerel hisselerin değeri küresel borsalarda tepe üstü çakılır; ülke, ekonomik yaptırımlarla kuşatılıp izole edilir ve hem geçmiş hem gelecek ticaret ortakları tarafından küresel parya muamelesi görür; küresel yatırımcılar muhtemel zarardan kaçmak için ekonomik ve mülki tüm varlıklarını alıp arkada bıraktıkları yıkıntıyı temizleme ve iyice dara düşmüş kurbanları kurtarma işini yerel yetkililere bırakarak ülkeyi terk ederler.” Yazar, sözün bu noktasında derin bir nefes alıp sözü getirdiği noktanın yetersizliğinden hareketle birkaç cümle daha kurma gereği hissediyor. Muhtemelen aklında, bütün bu teorilerin sağlaması olan ‘mağdur ülkelerin’ geçit resimleri var. “Fakat bazı durumlarda”, diye devam ediyor Bauman, “ceza yalnızca ‘ekonomik önlemlerle’ sınırlı kalmaz. İleride direnme potansiyeli olanlara örnek olsun diye, boyun eğmeyen (ama uzun süre dayanacak kadar güçlü direnmeyen) hükümetlere ağır dersler verilir. Eğer küresel güçlerin gövde gösterisi, hükümetlerin aklını başına toplamaya ve ‘yenidünya düzenine’ ayak uydurmaya ikna edemiyorsa, askeri güç devreye girer.” Elbette burada askeri gücün kendi askeri güçlerinden ziyade bütün bir Ortadoğu’da olduğu gibi vekalet üstlenen/vekalete zorlanan askeri güçler anlamına geldiğini hepimiz biliyoruz; üstelik neden kendi askerleri değil de vekaleten buldukları askerleri cephe önüne sürdüklerinin açıklamasını anlamak da zor değil: ‘Kurtarılmaya değer’ hayatlar ile ‘değersiz hayatları’ birbirinden ayıran o vahşi, o amansız, o kesin çizgi…

Yazının içerik çözümlemesine gelince; sanki bu yazı 2000 yılında ve gelişmekte olan birkaç devletin çırpınışlarından örnek alınarak değil de 2018 yılının Mayıs ayında ve Türkiye’ye bakılarak yazılmış izlenimi veriyor değil mi? Bir nevi dejavu yaşıyor insan…

Sadece dilin ve edebiyatın değil, siyasetin de sosyolojinin de bir grameri var ve mesele o grameri bilenler ile bilmeyenler arasındaki temel farktan kaynaklanıyor. Kelimeler değişse bile dilin grameri nasıl sabit kalıyor ise zaman geçse, şartlar değişse bile olayların ve olay çıkaranların yöntemleri ve ona bağlı gramer de öylece kalıyor. Peki siyaset lisanıyla ve siyasetin gramerinden hareketle Bauman bize neyi söylüyor? Diyor ki Türkiye’de şu an yaşananları İran’da denedi Batı, başarılı olamayınca etrafını kuşatarak ablukaya aldı; yakında, pek yakında ABD marifetiyle onun üstesinden gelmeye çalışacak, bununla da kalmayıp aynı ekonomik saldırıyı Türkiye’ye yapacak, sonuçlarını bekleyecek. Sonuç aldı aldı, alamazsa İran’a yaptığının aynını Türkiye’ye yapacak. Aslında, bu süreçte İran Türkiye için bir bakıma ‘mayın eşeği’ rolü görüyor. İran’ın bugününe bakarak Türkiye’nin yarınını görmek o kadar belli ve kolay ki.

Bauman’ın yazısını içerik çözümlemesine uğratırsak şunlar söylenebilir: Postmodernizmle başlayan ‘yenidünya düzeni’, ister kültürel milliyetçilik üzerine ister birey-toplum sözleşmesi üzerine kurulmuş olsun, istisna kabul etmeksizin gelişmekte olan bütün ülkeleri çok uluslu şirketler üzerinden Batılı büyük ekonomilere bağımlı hale getirmiştir. Bundan böyle hiçbir devlet, ne kadar güçlü siyasal iktidarlara sahip olursa olsun küresel ekonomik sistemin dışına çıkmaya cesaret edemez, buna yeltendiği an uluslar arası ekonominin terbiyesiyle tedip edilir. Dünyanın bütün merkez bankaları, sayısı yüzleri bile geçmeyen ama ekonomik gücü üç milyar insanın servetine denk gelen dört yüze yakın iş adamının insafına bırakılmıştır. Bu küresel sermayeler istedikleri ülkenin siyasal-sosyal-kültürel dönüşümünü gerçekleştirmek için belli zaman dilimlerinde devreye girer, sermaye ve yatırımlarını dize getirmek istedikleri ülkeden çekmek suretiyle isterlerse onların ekonomilerini çökertebilirler. Üstelik ‘ekonomik operasyon’ da her durumda yeterince girilemediği düşünülen yeni pazarların açılmasına zemin oluşturma amacı taşır. Bu müstemlekeci çevreler; uluslar arası medya, kitle iletişim araçları, fısıltı gazeteleri, yerli işbirlikçileri ve dijital ağlar üzerinden operasyonlarını simule edip çizdikleri mevhum atmosferi rahatlıkla gerçeğin ta kendisiymiş gibi gösterebilirler. Develüasyona kadar giden böylesi büyük ekonomik operasyonların ardından gözlerine kestirdikleri ülke ya kargaşaya sürüklenerek Batılılarla uzlaşıya uygun, onlara yeni pazarlar açma potansiyeli bulunan yeni bir siyasal iktidarın gelmesine rıza gösterir ya da halkın direnç göstermesi durumunda bir enkazla karşı karşıya bırakılır. Bu da olmazsa içeriden ve dışarıdan sıcak müdahalelerle savaş ortamına sürüklenir, işgale hazır hale getirilir.

Öyleyse ne yapacağız? “Ülke olarak yapabileceğimiz hiçbir şey yok, yenemiyorsak onlara katılalım” mı diyeceğiz yoksa “bizim de kendimize göre bazı tedbirlerimiz var” mı diyeceğiz? Tedavi olmadıktan sonra, doğru bile olsa teşhis endişeyi perçinlemekten ve hastalığı amansızlaştırmaktan öte ne işe yarar? Devleti idare edenler ve çevresindekiler elbette konjontürel önlemler arıyor ve nispeten de birtakım çözümler üretiyordur. Haşa, onlar zaten her şeyi biliyorlar ve dışarıdan gelecek çözüm önerilerine de ihtiyaçları yok belki ama biz yine de üzerimize düşeni yapalım. Bu minvalden olmak üzere, önümüzdeki iki hafta boyunca ‘tedaviye’ dair görüşlerimizi serdedeceğiz.

                              

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Yunus 2018-05-30 12:31:28

nasıl ki edebiyatın grameri varsa ve bunun siyasal ve sosyal yaşamda karşılığı varsa edebiyatın sanatları gibi siyasetinde sanatı vardır Bu sanatı doğru kullanabilenler toplumları için okunmaya değer şiirler yazabilirler onun için dünyada olup biten olayları sosyal şair olarak okumak ya da okuyabilmek önemlidir

Avatar
Ferhat 2018-05-30 21:50:01

Teşekkürler İsmet hocam.

banner624